İçeriğe geç
29 Ekim 2026 Perşembe
Prof. Dr. Mehmet Münir DEDEOĞLUKöşe Yazarı

NİÇİN TÜRKİYE'DE FELSEFEDEN KORKULMAKTADIR?

Giriş: 50 okunma15 dk okuma
Paylaş

Sesli Dinle

Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.

Yeryüzünde kendi varlığının anlamını araştıran yegâne varlık insandır. İnsan, ister dünyaya terk edilmiş bir varlık, isterse yeryüzünde kendi varlığının ve dünyanın anlamını keşfetmekle görevlendirilmiş bir canlı olarak kabul edilsin, her iki durumda da kendi varoluşunun anlamını araştıran bilinçli bir varlık olduğu kesindir.

Şairin ifadesiyle:

Bu nasıl bir dünya, hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kâinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.

Necip Fazıl Kısakürek'in bu dizelerde dile getirdiği temel mesele, insanın yeryüzündeki varoluş trajedisidir. İnsan, yalnızca içinde yaşadığı dünyanın anlamını değil, aynı zamanda kendi varlığının mahiyetini ve nihai akıbetini de öğrenmek isteyen bir varlıktır.

Nasıl var olduğunu merak ettiği gibi, evrenin nasıl meydana geldiğini, varlığını nasıl sürdürdüğünü ve hangi ilkelere göre işlediğini de bilmek ister. Bununla birlikte insan, yalnızca varlığın başlangıcını değil, kendi varoluşunun ve kâinatın sonunun ne olacağını da sorgular. Kısacası insan, kendi varlığını, evrenin başlangıcını, varoluşun anlamını ve nihai akıbetini sorgulayan bir varlıktır.

Felsefe, temelde insan, doğa ve toplum üzerine gerçekleştirilen metodik, analitik, sentetik ve betimleyici bir düşünsel etkinliktir. Bu niteliği gereği felsefe, insana, doğaya ve topluma ilişkin olguları çözümlemek, bunların dayandığı ilkeleri temellendirmek ve gerektiğinde eleştirel değerlendirmelere tabi tutmak durumundadır. Bunun yanında kendine özgü varlık, bilgi ve değer problemlerini ele almak ve bu alanlardaki sorgulamalarını sürdürmek de felsefenin temel işlevleri arasındadır.

Felsefeyi ana hatlarıyla bu şekilde tanımladıktan sonra, ülkemizde felsefeden niçin korkulduğunu anlamakta güçlük çektiğimi belirtmeliyim. Zira insan, akıl sahibi bir varlık olarak varlık, bilgi ve değer alanlarında karşılaştığı problemleri sorgulama ve çözümleme ihtiyacı duyar. Bu bakımdan felsefe, insanın düşünsel varoluşunun doğal bir etkinliği olarak karşımıza çıkar.

İnsani bir etkinlik olarak felsefe; bilim, ahlak, siyaset, tarih, hukuk, din, eğitim, fizik, matematik, biyoloji, sanat, psikoloji ve ekoloji gibi alanların temel kavramlarını, yöntemlerini, amaçlarını ve ortaya koydukları sonuçları eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutma sorumluluğunu üstlenir. Başka bir ifadeyle felsefe, insanın bütün yapıp etmelerini rasyonel bir yöntemle çözümlemeye, anlamlandırmaya ve temellendirmeye çalışan düşünsel bir faaliyettir.

Bununla birlikte felsefe, insanlık tarihi boyunca her zaman bugünkü anlamıyla mevcut olmamıştır. İnsan, var olduğu ilk andan itibaren sistematik bir felsefi etkinlik içerisinde bulunmamıştır. Felsefe, insanın kültürel ve düşünsel gelişiminin belirli bir aşamasında ortaya çıkmıştır.

İnsan, içinde yaşadığı tabiat karşısında “Ben kimim?”, “Nasıl var oldum?”, “Varlığımın başlangıcı nedir?” ve “Bir insan olarak sonum ne olacaktır?” gibi soruları kendisine yöneltmeye başladığında, yalnızca gündelik ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan bir canlı olmaktan çıkarak kendi varoluşunu sorgulayan bir düşünce varlığı hâline gelmiştir.

İnsanın merak ve hayret duygusundan kaynaklanan bu sorgulama ihtiyacı, zamanla sistematik bir düşünsel etkinliğe dönüşmüş ve felsefe adını almıştır. Bu bakımdan felsefenin tarihsel kökeninde, insanın kendisini ve içinde bulunduğu evreni anlama ihtiyacının bulunduğunu söyleyebiliriz.

Felsefe kavramını etimolojik bakımdan hikmet sevgisi veya bilgelik sevgisi şeklinde açıklasak da onun temel işlevi, insanın varlığa, bilgiye ve değerlere ilişkin sorularını akli ve eleştirel bir yöntemle araştırmasıdır.

Bu noktada ülkemizde felsefeye karşı duyulan çekincelerin önemli sebeplerinden birinin, felsefenin dine alternatif, hatta dinin karşısında konumlanan bir düşünce faaliyeti olarak algılanması olduğu kanaatindeyim.

Oysa felsefe tarihi, felsefi düşüncenin zorunlu olarak Tanrı inancının karşısında yer almadığını göstermektedir. Sokrates, Platon, Aristoteles, Descartes, Kant ve Hegel gibi düşünürlerin felsefi sistemlerinde ilahi varlık, Tanrı veya mutlak ilke düşüncesi önemli bir yer tutmaktadır. Her ne kadar bu filozofların Tanrı tasavvurları birbirinden farklı olsa da felsefi düşüncenin Tanrı inancıyla zorunlu bir karşıtlık içerisinde bulunmadığı açıktır.

Burada üzerinde durulması gereken daha temel bir mesele vardır: İnsanın sahip olduğu akıl ve düşünme yetisi, onun için yalnızca bir hak mı, yoksa aynı zamanda bir sorumluluk mudur?

İnsan, dünyaya birtakım yeti ve yeteneklerle gelir. Akıl yürütme, düşünme, sorgulama ve anlamlandırma yetileri de bunlar arasındadır. Ancak insana verilmiş olan bu imkânların yalnızca birer hak olarak değerlendirilmesi yeterli değildir. Çünkü bir yetiye sahip olmak, aynı zamanda o yetinin kullanılmasına ilişkin bir sorumluluğu da beraberinde getirir.

Bu açıdan bakıldığında, insana verilmiş olan düşünce üretme imkânı, onun düşünme sorumluluğunu da doğurur. İnsan, akıl sahibi olduğu için yalnızca düşünme hakkına sahip değildir; aynı zamanda aklını kullanmak ve düşünsel yetilerini geliştirmekle de yükümlüdür.

Ne var ki insan, sahip olduğu yeti ve yeteneklerin önemli bir bölümünü kullanmadan hayatını sürdürebilmektedir. Kendisine verilmiş olan imkânları çoğu zaman yalnızca birer hak olarak görmekte, bunların beraberinde getirdiği sorumlulukları ise yeterince dikkate almamaktadır.

Oysa bir imkâna sahip olmak ile o imkânın gereğini yerine getirmek birbirinden ayrı düşünülemez. Örneğin insanın yaşayabilme gücü, yalnızca yaşama hakkının değil, aynı zamanda yaşamını sürdürme ve koruma sorumluluğunun da temelini oluşturur.

Benzer şekilde düşünme yetisine sahip olmak da yalnızca düşünme özgürlüğünü değil, bu yetiyi kullanma ve geliştirme sorumluluğunu beraberinde getirir.

Dolayısıyla burada savunduğumuz temel düşünce şudur: İnsana tanınan haklar ve sahip olduğu imkânlar, aynı zamanda birtakım vazifeleri de zorunlu kılar.

Bu bakımdan felsefe yapmak, insanın akıl sahibi bir varlık olmasının doğal sonuçlarından biridir. Felsefi düşünceyi engellemek veya ondan korkmak ise insanın kendisine verilmiş olan en temel yetilerden birini kullanmasına karşı çıkmak anlamına gelir.

Felsefe, özünde rasyonel, metodik, şüpheci ve birikimsel bir düşünsel etkinliktir. Onun bu özellikleri, yerleşik düşünce kalıplarını ve sorgulanmadan benimsenmiş kabulleri eleştiriye açık hâle getirmektedir. Kanaatimce felsefeye yönelik çekincelerin temelinde de büyük ölçüde bu durum bulunmaktadır.

Türkiye'de felsefe eğitiminin son kırk yılına tanıklık etmiş bir akademisyen olarak, felsefenin zaman zaman bilinçli biçimde küçümsendiğini, öneminin azaltılmaya çalışıldığını ve eğitim sistemi içerisinde hak ettiği ilgiyi görmediğini gözlemlemekteyim.

Üstelik bu olumsuz yaklaşım yalnızca felsefeye dışarıdan yöneltilen eleştirilerle sınırlı değildir. Felsefe çevrelerinin kendi içerisinde de benzer önyargılarla karşılaşılmaktadır.

Örneğin bazı ateist felsefeciler, inanan bir insanın gerçek anlamda felsefi düşünce üretemeyeceği kanaatini taşımaktadır. Bir Müslümanın Allah'a inanıyor olmasını, onun bağımsız ve eleştirel düşünmesinin önünde aşılması mümkün olmayan bir engel gibi değerlendirmektedirler.

Burada dikkat çekici bir çelişki bulunmaktadır: İnancı eleştiren bu kişiler, inanan bir insanın filozof olamayacağı yönündeki kendi kabullerini de âdeta sorgulanamaz bir inanca dönüştürmektedirler. Böylece eleştirel düşünceyi savunurken bizzat kendileri eleştirel düşüncenin gerekleriyle bağdaşmayan bir tutum sergilemektedirler.

Diğer taraftan, bu yaklaşımı âdeta doğrularcasına, kendilerini dinî inancın temsilcisi olarak gören bazı çevreler de felsefeye karşı olumsuz bir tavır geliştirmektedir.

Bu çevrelerde, insan aklının serbestçe kullanılmasının dinî inanç açısından tehlikeli sonuçlar doğurabileceği, hatta insanı yanlış yollara sevk edebileceği düşüncesiyle karşılaşılmaktadır. Böylece birbirine karşıt konumlarda bulunan iki farklı anlayış, felsefeye ilişkin aynı yanlış kabulde birleşmektedir: İnanç ile felsefi düşüncenin bir arada bulunamayacağı kabulünde.

Daha da düşündürücü olan, felsefi düşünceyi tehlikeli veya sakıncalı gören bu yaklaşımların zaman zaman üniversite amfilerinde, doğrudan öğrencilerin karşısında dile getirilmesidir.

Oysa felsefe kavramının kendisinden korkuluyorsa öncelikle onun ne anlama geldiğinin bilinmesi gerekir. Türkçeye Arapça aracılığıyla geçmiş olan felsefe sözcüğü, köken itibarıyla Yunanca philosophia kelimesine dayanır ve bilgelik sevgisi anlamına gelir.

Buna rağmen ülkemizde felsefeye çoğu zaman kendisine ait olmayan bir misyon yüklenmektedir. Felsefeden kimi zaman bir ideoloji oluşturması, kimi zaman da mevcut bir ideolojiye hizmet etmesi beklenmektedir.

Hâlbuki felsefenin asli amacı bir ideoloji yaratmak veya herhangi bir ideolojinin hizmetine girmek değildir. Aynı şekilde felsefenin görevi, yeni bir dinî inanç ihdas etmek ya da önceden benimsenmiş bir inancı her koşulda haklı çıkarmaya çalışmak da değildir.

Elbette filozoflar ideolojileri ve dinî inançları felsefi incelemenin konusu yapabilir, bunların dayandığı ilkeleri sorgulayabilir veya çeşitli gerekçelerle savunabilirler. Ancak bu tür faaliyetlerin felsefi niteliği, eleştiriye ve akli temellendirmeye açık olmalarına bağlıdır.

Çünkü filozoflar insanlığa kurtuluş vaat eden peygamberler veya mutlak hakikatin tartışılmaz temsilcileri değildir. Onlar, varlık, bilgi ve değer alanlarında karşılaştıkları temel problemleri akıl yürütme, kavramsal çözümleme ve eleştirel değerlendirme yoluyla anlamaya çalışan düşünce insanlarıdır.

Bu durumda şu soruyu sormak kaçınılmaz hâle gelmektedir:

İnsanın kendisini, evreni ve değerler dünyasını akıl yoluyla anlamaya çalışmasından ibaret olan böylesine insani bir etkinlik, nasıl olup da tehlikeli bir faaliyet olarak görülebilmektedir?

Felsefenin insanlık düşünce tarihindeki yeri dikkate alındığında, bu yaklaşımı anlamlandırmak daha da güçleşmektedir.

Nitekim felsefe ile bilimler, tarihsel gelişimleri boyunca uzun süre iç içe varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bugün birbirinden bağımsız disiplinler olarak kabul edilen fizik, kimya, biyoloji ve matematik gibi bilimlerin önemli bir bölümü, tarihsel olarak felsefeyle yakın bir ilişki içerisinde gelişmiştir.

Özellikle modern bilimlerin gelişmesiyle birlikte bilimsel araştırmalar giderek uzmanlaşmış; fizik ve kimya gibi alanlar kendilerine özgü yöntemler geliştirerek bağımsız disiplinler hâline gelmiştir. Sosyoloji, psikoloji ve antropoloji gibi insan bilimlerinin bağımsız akademik disiplinler olarak kurumsallaşması ise esas olarak on dokuzuncu yüzyılda gerçekleşmiştir.

İnsan bilgisinin zaman içerisinde genişlemesi, araştırma konularının çeşitlenmesi ve yöntemlerin farklılaşması, bilimlerde uzmanlaşmayı zorunlu hâle getirmiştir.

Her bilim dalı, kendisine özgü araştırma alanını, kavramlarını ve yöntemlerini geliştirdikçe felsefeden kurumsal ve yöntemsel bakımdan ayrışmış, bağımsız bir bilimsel disiplin olarak insanlığın bilgi birikimine katkıda bulunmaya başlamıştır.

Ancak bilimlerin felsefeden ayrılarak bağımsızlaşması, felsefenin önemini kaybettiği veya işlevsiz hâle geldiği anlamına gelmez.

Bilimlerin bağımsızlaşması, felsefenin ortadan kalkmasını değil, onun araştırma alanının ve işlevlerinin yeniden belirginleşmesini beraberinde getirmiştir.

Dolayısıyla bilimlerin tarihsel gelişim sürecinde felsefeden ayrılmış olmalarının, felsefeyi olumsuz yönde etkilediğini veya onun düşünsel değerini azalttığını ileri sürmek doğru değildir.

Paylaş
Bu yazı yazarın kişisel görüşüdür.

Prof. Dr. Mehmet Münir DEDEOĞLU — diğer yazılar

Yorumlar

Yorumlar editör onayından sonra yayımlanır.