Prof. Dr. Mehmet Münir DEDEOĞLUKöşe YazarıBilgiden Eyleme Geçemeyen İrade: Ahlak, Bilgi ve Kurumsal Yozlaşma
Sesli Dinle
Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.
Sait Halim Paşa’ya atfedilen şöyle bir söz bulunmaktadır: Toplumların gerilemesinde ahlak, ilimden öncedir; bu nedenden dolayı eğitimde öncelenmesi gereken ilim değil ahlaktır. Görünüşte bu söz çok anlamlı ve yol gösterici bir ifadedir. Lakin ahlak ile bilgi ve bilim arasında doğrudan bir ilişki bulunmakta mıdır ve mutlaka bilgili insan ahlaklı insan mıdır? Tersinden söylersek bilgisiz insan ahlaksız insan mıdır? Bunun böyle olmadığını gündelik hayatın içerisinde karşılaştığımız hemen her olay göstermektedir.
Niçin bilgili insanın daha ahlaklı olacağını düşünürüz? Cevabı yalındır: Bilginin kendisi müspet bir normdur. Ama ne var ki bilgi sahibi insan, bilgisizlikten uzaklaştıkça erdem sahibi olamaz. Bilginin kendisi mücerret manada erdemlerden bir fazilettir, fazlalıktır. Buradan bilgiye sahip olanın da erdemli olacağı sonucunu çıkarmak bir çözümleme hatasıdır. Ahlaki erdemlerin bilgisini bir robotun belleğine kaydetsek ve “Bu robot erdemli bir robottur.” desek aklı olan herkes aklımıza güler. Çünkü bilinç ve irade sahibi olmayan bir varlığın erdemli olabileceğini kimse kabul etmez. İşte ahlaki değerleri bir davranış ilkesi olarak bilen ama onları bilinçli olarak tercih ederek bireysel ve sosyal yaşamına aktarmayan insanın durumu, bu (erdem bilgisine sahip) robottan farksızdır. Değer duygusuna sahip olmayan hiçbir canlının etik ve hukukî süje olmasından söz edemeyiz.
Sait Halim Paşa’nın “Bir topluluğun çöküşünün asıl sebebinin bilimsel yetersizlik değil ahlaki bozulma olduğu” kabul edilebilir bir görüştür. Ancak unutmamak gerekir ki bilgi ile ahlak farklı olgulardır. Biri diğerini zorunlu olarak intaç etmez. Bir toplum bilimde ve teknolojide ilerleyebilir fakat temel ahlaki değerler ve temel hukuki norm olan adalet, dürüstlük, sorumluluk gibi normlar bakımından gerileyebilir.
Aslında hukuk ile ahlak arasında şu tür benzerlikler vardır: Gerek ahlak gerekse hukuk toplumsal bir fenomendir. Aynı zamanda her ikisi de kültürel olgulardır. Aynı zamanda her ikisi de normatiftirler. Ve insanın bilinçli eylemlerini determine etmek isterler. Bu bakımdan nerede toplum varsa orada ahlak da mevcut olmuş ve ahlaki normlar bireylere kendi başına (vicdan yoluyla) müeyyide uygulamakta yetersiz kaldığı noktada, o normlar toplamı, kamu adına devlet adını verdiğimiz organizasyon eliyle ikna değil ilzam yoluyla topluma cebren yaptırım uygulayarak tatbik edildiğinde pozitif hukuk adını almıştır. Kısacası sosyal normlar bireylerin vicdanî yaptırımlarına münhasır ise ahlak; kamu adına “tehdidini ikaya muktedir ve meşru şiddet/cebir uygulama hakkına sahip” devlet eliyle olunca da pozitif hukuk adını alır: Hukuk devletin bekçisi (!) değil, devlet kamu adına hukukun bekçisi ve uygulama vasıtasıdır. Marksist anlayışta “Devlet adı verilen mekanizma bir sosyal sınıfın başka bir sosyal sınıf üzerine çıkar ve menfaat amaçlı baskı vasıtası kabul edildiğinden, devletin uyguladığı hukuk da burjuva sınıfının çıkarlarına hizmet etmektedir.” denilmektedir. Bu anlayış kısmen doğru olsa da evrensel bir hakikat sayılamaz. Özetle bir toplumda bireyleri ahlak normlarına itaat ettirmekte vicdan yetersiz kaldığından (herkes Kant kadar erdemli olmadığından) devlet, bu ahlak normlarını yasama eliyle (meclisler) hukukî statüye taşımakta ve artık hukuk normu haline gelen bu değer ve ilkelerin (yine yargı sistemi vasıtasıyla) uygulayıcısı ve denetleyicisi olmaktadır.
Bu durumda diyebiliriz ki ahlak bilimin ve bilginin kullanımını belirler; bilim insana güç ile doğa ve sosyal olaylar karşısında güven ve prediksiyon verebilir. Ahlak ise bu gücün, yani bilgi ve bilimsel bilginin hangi amaçla kullanılacağını bize gösterir. Buna mukabil ahlak ile bilim arasında zorunlu bir öncelik-sonralık ilişkisi kurulamaz. Ahlaki davranışın oluşmasında bilgi, muhakeme ve eleştirel düşünce etkilidir. Ama diğer taraftan ahlak eğitiminin öncelenmesi mutlaka ahlaklı insanların yetişeceği sonucunu garanti etmemektedir. Çünkü ahlak eğitimini vermek de nihayetinde bir bilgilendirme yapmaktır. Halbuki ahlaki bilginin ahlaki davranış ve eyleme dönüşmesi bambaşka süreçleri gerekli kılmaktadır. Kısacası ahlaki değerleri bilmek, onları ezberlemek, onları öğrenmiş olmak o değerlere uygun davranmak anlamına asla gelmemektedir. Ülkemizde ve İslam dünyasında tanık olduğumuz olaylar bunun açık bir kanıtıdır. Evet, Sait Halim Paşa’nın düşüncesi ahlakın toplumsal düzen açısından önemini vurgulamak bakımından değerlidir ama ne var ki toplumsal gerilemeyi yalnızca ahlaki bozulmayla açıklamak karmaşık bir tarihsel olguyu tek bir nedene dayanarak izah etmek demektir.
Temel sorun ahlak ve dinî değerlerin bilgisine sahip olup olmamak değil, hukuki normlara uyup uymama sorunudur. Geleneksel değer yargılarını görünüşte uyguluyor görünen insanların ne yapıp ettiğini burada sayıp dökecek değilim. Temel problemimiz, bilgisine sahip olduğumuz değerleri niçin toplumsal hayata egemen kılamıyoruz? Herkesin bildiği ama resmî ve kamuya açık toplantılarda dile getiremediğimiz bu sorun hangi mekanizmanın ürünüdür? “Ahlaki değerlerimizi bilmiyoruz da ondan.” cevabı naif ve çocukçadır. Temel sorunumuz, temel ahlaki ve hukuki normları yaşama aktarmakta bireylerin ikiyüzlü davranması mıdır? Sorun tam da budur. Cevap ise “Değerler dünyamızı bilmiyoruz veya onlara yeterince iman etmiyoruz.” değildir. Öyleyse değerler evrenimizi bir defa daha yeniden değerlendirmek durumundayız.
Toplumların gerilemesinin sebebi ahlaksız insanların çoğalması mıdır, yoksa toplumsal kurumların ahlaklı davranmayı güçleştiren bir yapıya dönüşmesi midir? Bence ülkemizin içinde bulunduğu temel sorun tam olarak ikinci cümlede dile getirilen kurumların ahlaklı davranmayı güçleştiren bir yapıda olmasıdır. Başka bir deyişle toplumsal kurumlar ahlaklı davranmayı adeta imkânsız kılan bir yapıya dönüşmüştür. Açıkçası ahlaki bilgiyle ahlaki davranış arasında zorunlu bir nedensellik ilişkisi bulunmamaktadır. Ahlaki bilgiyle ahlaki davranış arasında zorunlu bir bağ bulunmamaktadır; bu büyük bir yanılgıdır. Cehaletin ahlaksız olmayı doğurduğu ise çok az oranda doğrudur. Çünkü ahlak ilmine dair bilgisi az olan insanlar ahlaklı olabildiği gibi derinlemesine bilgi sahibi insan da ahlaklı olabilir; ahlak ilmine dair bilgisi az insan ahlaksız olabildiği gibi teorik açıdan bilgili insan da ahlaksız olabilir. Bunun temel sebebi ise ahlaki bilgiyle ahlaki davranış arasında zorunlu bir nedensel bağın olmamasıdır.
İnsan her zaman doğru olduğunu bildiği şeyi yapmaz ve hatta çoğunlukla yapmaz, yapamaz. Çünkü insanın doğası disharmoniktir. Bu yüzden bireyin davranışları hem kendisi (ahlak sisteminin bekçisi olan vicdan/conscience) tarafından hem de kamu otoritesince (hukuk sistemi aygıtları tarafından) denetlenmek durumundadır.
İşte bizim İslam dünyasının üyeleri olarak karşılaştığımız sorun da tam buradadır. İslam dünyasına mensup bireylerde bir irade zayıflığı söz konusudur. Müslüman insan doğruyu bilir fakat arzularına, korkularına veya çıkarlarına mağlup olur; erdemler hakkında kendisine ailede ve okulda öğretilen bilgileri saatlerce bilgi olarak anlatabilir. İşte bu konu Aristo’nun üzerinde durduğu temel problemlerden birisidir: İnsan dürüstlüğün erdem olduğunu bilir ancak yalan söylemek kendisine iktisadi ve sosyal avantaj sağlayacaksa derhal dürüstlükten vazgeçebilir. Mesele bilgisizlik değil irade zayıflığı veya iradesizliktir. Tüm Müslüman topluluklarını bu konuda ıslah edemeyiz. Ama Türk eğitim sistemimizin karar vericilerinin, irade eğitimi hakkında kendi rey ve analizlerini değil de eğitim psikologları ve gelişim psikologlarının bu konudaki çözüm önerilerini gündemlerine almasını eğitim sistemimiz adına zaruri görmekteyiz.
Diğer bir husus da ahlaklı davranışın cezalandırıldığı veya ahlaksız davranışın ödüllendirildiği bir toplumsal iklimde bireylerin, öğrencilerin ahlak ve erdem hakkındaki bilgilerini asla davranışa dönüştüremezsiniz. Bu iklimi, milletin organize olmuş hali diye tasvir ettiğimiz devlet yaratacaktır. Kurumlar ise bu iradenin arkasında durarak onu hayatın içinde tutacaktır.
Diğer bir temel sebep ise erdemli davranma alışkanlığının eksikliğidir. Ahlaklı olmak yalnız bilmekle değil, tekrar edilen doğru eylemlerle kazanılabilir. Bireylerin farkında bile olmadan daima erdemli davrandığı gün Türk milleti birçok şeyi halletmiş olacaktır. Aynı şekilde adaletin ne olduğunu bilmek başka bir şey, adil bir karakteri geliştirmek bambaşka bir şeydir.
Diğer önemli bir konu da ahlakî meşrulaştırma hususudur; birey kendi çıkarına uygun davranışları haklı göstermek için ahlaki ilkeleri yeniden ve çıkarına uygun yorumlayabilir ve yorumlamaktadır. Bu durumdaki insan ahlaksız davranırken bile kendini ahlaklı görebilir. Örneğin Afganistan’da kenevir tarlalarını eken ve o sektörde çalışan insanların tamamına yakınının namaz kılması buna örnek gösterilebilir. Kısacası Sokrates’in “Bilgi erdemdir, ahlak bilgidir.” yaklaşımı gerçekçi ve geçerli bir yaklaşım değildir. Ona göre gerçek anlamda iyiyi bilen kötülük yapamaz. Ama öğrencisi Aristo ise haklı olarak insanın doğruyu bilmesine rağmen yanlış davranabileceğini kabul etmektedir. Ve günümüz insanı onu doğrulamaktadır.
Buradan şu sonuçlara ulaşabiliriz: Ahlak ilmine dair teorik bilgi, ahlaki davranışın yeterli şartı olmadığı gibi derinlemesine bir ön koşulu da değildir; lakin neyin doğru olduğuna dair asgari bir değer şuuru eylemin vazgeçilmez zeminidir. Erdemli davranışın ortaya çıkması için irade, karakter, alışkanlık ve uygun sosyal koşullar zorunludur. Bir toplum ahlak ve hukuk normlarını sürekli yücelttiği halde ahlaksızlığı neden yeniden yeniden üretir? Bu soruya şöyle cevap vermek mümkündür: Toplum söylem düzeyinde ahlakı kutsayıp yüceltirken kurumlar düzeyinde ahlaksızlığı ödüllendirmektedir; bu durumda problem yalnızca bireyin ahlaki eğitiminde değildir. Toplumsal düzenin ahlak ile çıkar arasında kurduğu çelişkili ilişki bu yozlaşmayı meydana getirmektedir. Bu yüzden eğitim politikalarımızın en büyük yanlışlığı insanlara erdem eğitimi, değerler eğitimi gibi bilgiler vererek onları ahlaklı kılacağımızı zannetmemizdir.
Aristo, Nikomakhos’aEtik’in 1145. satırında şöyle demektedir: İnsan doğruyu bildiği hâlde yanlış yapabilir; çünkü bir şeyi bilmek ile o bilgiyi eylem anında davranış sürecinde etkin olarak kullanmak farklı şeylerdir. Böylece filozofumuz bilgiye sahip olmakla bilgiyi kullanmayı birbirinden ayırır. Kişi neyin doğru olduğunu bilir fakat o anda bilgisini etkin olarak kullanamaz. Doğru bilgiyi somut durumla ilişkilendirerek düşünür: Örneğin içki içmenin zararlı olduğunu bilir fakat içki içerken aldığı haz duygusunu yeniden yaşama arzusu bu bilgisinin davranışa yönelmesini engelleyebilir. Burada bireyin hafızasında bilgi ortadan kalkmamıştır ancak bilginin eylemi yönlendirme gücü tamamen zayıflamıştır. Demek oluyor ki insan yalnızca akıldan ve aklındaki bilgiden ibaret değildir. En az onun kadar hatta ondan daha fazla insanın arzulayan iştah ve şehvet güdüleri de bulunmaktadır. Bilgi ve akıl doğruyu gösterebilir; ancak arzular, iştahlar ve özellikle güçlü tutkuların etkisi altında birey, davranışlarının öz değerlendirmesini bozabilir. Özetle ahlaki açıdan başarısızlık sanıldığı gibi bilgisizlikten kaynaklanmaz; bilginin arzular karşısında eylem ve davranışa dönüştürecek irade eksikliğinden kaynaklanır.
Bu durumda erdem ve irade eğitimi yalnızca neyin iyi olduğunu bilen değil, iyiyi istemeye, iyi niyet sahibi olmaya, iyi ve adil olanı gerçekleştirmeye müsait karakter yetiştirmelidir. Özetle seküler veya muhafazakâr tüm eğitimcilerimiz insanın bildiği hâlde doğruyu neden yapamadığını yeniden düşünmek zorundadır. Yapamamak ile istememek aynı şey değildir. Günümüzde ve cemiyet hayatımızda olduğu gibi iradesi zayıf kişi, doğru ilkeyi ve erdem bilgisini zihninde korurken ona aykırı davranır.
Temel eğitim sorunumuz; özelde öğrencinin genelde ortalama sokaktaki insanın bildiği ve hatta inandığı değerleri veya doğruları niçin yapmak istemediği, isteksiz davrandığı ve hatta ikiyüzlü davrandığı hususudur; bunun kök sebeplerini bulmaktır. Bir şeyin doğru olduğunu kabul etmekle veya bilmekle onu kendi iyiliği olarak istemenin farklı şeyler olduğunu artık fark etmeliyiz. Burada mesele salt basit bir irade zayıflığından da derindir; çünkü insan bazen doğruyu yapamadığı için değil, doğruyu yapmak kendi çıkarına, arzusuna ve benimsediği hayat anlayışına aykırı geldiği için yapmamaktadır. Burada hukuk sistemi ve onun tenfizini üstlenen devlet devreye girmek zorundadır. Başlangıç noktamız “kendi iradesiyle kendine eylem yasası koyabilecek” irade insanını yetiştirmektir.