Prof. Dr. Mehmet Münir DEDEOĞLUKöşe YazarıHukuk, Hukuk Sosyolojisi ve Ülkemiz
Sesli Dinle
Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.
Hukuk kültürel bir fenomendir. O halde kültür nedir? Bu bakımdan kültür, ölçü ve değerlerin hayatla beraber oluşturduğu bir ortamı dile getirmektedir. Ancak geniş anlamda kültür; insanın doğada hazır bulduğu gerçekliği, doğayı, sosyal ve fiziksel çevreyi akıl, inanç, etik ve estetik değer anlayışıyla anlamlandırarak yeniden üretmesidir ve bu üretimi toplumsal bir yaşam biçimine dönüştürmesidir. Uygarlık/medeniyet ise insanın kültürel üretimlerini bilim, teknik, hukuk, ekonomi, siyaset ve şehirleşme alanlarında kurumsallaştırarak örgütlü ve süreklilik taşıyan bir toplumsal düzene dönüştürmesidir. Dolayısıyla medeniyet olgusu kurumsallaşma ve toplumlar arasında aktarılabilir bir gerçekliktir. Diğer bir ifadeyle kültür insanın doğaya anlam katmasıdır, medeniyet ise bu anlamın kurumsallaşarak toplumsal bir düzene dönüşmesidir. Bu nedenden ötürühukuku hem kültürel bir olgu hem de hukukun toplumsal hayata egemen kılınmasında devlet faktörünün devreye girmesiyle birlikte bir medeniyet kavramı olarak değerlendirmek mümkündür.
Hukuk; reel, formel ve ideal faktörlerin birbiriyle etkileşerek ve adeta kaynaşarak meydana getirdiği kültürel bir değer alanı (value/axioma) olarak karşımıza çıkmaktadır. Reel faktör deyince doğal, psikolojik, sosyal, siyasi, ekonomik ve teknik sebeplerin ortaya çıkardığı faktörler aklımıza gelmektedir. Formel etmenler ise sosyal düzen, hukuksal güvenlik gibi kavramlar ve onların ifade ettiği gerçekliklerdir. İdeal etmenler ise adalet düşüncesidir. Bu açıdan hukuk, realite ile ideal arasındaki bir fenomendir. Yani hukuk yaşanmakta olan sosyal gerçeklik ile olması gereken ideal normlar arasında gerçekleşen bir sahadır. Olması gerekenler alanı ile olmakta olanlar sferi arasında hukuk olgusu, tarih boyunca üç açıdan ele anılagelmiştir. Bunlardan birincisi felsefi, ikincisi dogmatik, üçüncüsü ise sosyolojik açılardır.
Felsefe, hukuku bir olgu olarak ele aldığında hukuk olgusunun insan zihnindeki düşünsel ve kültürel kodlarına ilişkin bir analiz gerçekleştirmek ister. Diğer bir deyişle felsefe, hukukun nihai amacını belirlemek için hukuk denilen realitenin zihinsel ve düşünsel kökenlerine inmek, bir bakıma hukukun düşünsel arkeolojisine inmeye çalışır. Bu açıdan hukuk sosyolojisiyle tamamen farklılık arz eder. Hukuk sosyolojisi; hukuku toplumsal varlık alanında meydana gelen bir olgu ve devlet denilen karar alma-icraya koyma erki eliyle yürüttüğü ve topluma egemen kıldığı normlar sistemi olarak hangi sosyal gerekçe, gereksinim ve ideallerden ötürü tekevvün ettiğini araştırır. Hukuk denilen realitenin toplumsal temellerine, gerekçelerine iner. Dolayısıyla sosyolojik açıdan hukuk ele alındığında karşımıza zorunlu olarak hukuk sosyolojisi adını verdiğimiz hukuk kadar önemli bir başka disiplin çıkmaktadır.
Hukuku dogmatikliği açısından ele almak, sanılanın aksine hukuku dini açıdan ele alıp incelemek anlamına asla gelmemektedir. Dogmatik hukuku din ile özdeşleştirmek yanlıştır. Çünkü dogmatik olmak, türü ve tipi ne olursa olsun bir dogmaya bağlanmaktır. Bu nedenle dogmatik hukuk, şu anda bir toplumda kesinleşmiş uygulanmakta olan mevcut ve geçerli hukuk demektir. Mer'i, geçerli ve yasa koyucu tarafından oluşturulan hukuk sistemine pozitif hukuk adı da verilmektedir. Pozitif hukuk denmesinin sebebi, karşıt bir olgu olarak negatif hukuk gibi bir şey bulunduğu için değildir. Aksine bir olgu olarak topluma dikte edildiği, vaz'edildiği için dogmatik hukuk adı verilmektedir. Ve toplumsal sahada devlet adı verilen sosyal ve siyasal organizasyonun kabul edip topluma itaat edeceği, emir ve yasaklarıyla sosyal yaşama egemen olacağı yürürlükteki hukuka pozitif hukuk adı verilmektedir.
Tanzimat döneminde Türk hukuk sistemi yeni gelişmeler karşısında Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye adı altında yeniden tanzim edilmiştir. 1914'te başlayan savaş süreci ancak 1923'te tamamlanmış ve Türk devletinin monarşi yerine yeni Cumhuriyet rejimi yeni hukuk sistemini kabul etmiştir. Bu yeni dogmatik hukuk çerçevesinde Medeni Hukuk İsviçre'den, diğerleri ise Alman, Fransız ve İtalyan hukuk sistemlerinden alınmıştır. Bu hukuk sistemlerinin kökleri ise Latin, Cermen ve kanonik esaslara (kilisenin yerleşik kanunlarına) dayandığı artık saklanamaz bir gerçektir. Dolayısıyla kendinden menkul aydınların medeni hukuk deyince bu hukukun başındaki “medeni” nitelemesinden ötürü bu ifadeyi medeniyet, çağdaş ve uygar hukuk manasında algılamaları son derece şaşırtıcıdır. Medeni hukuk, ahval-i şahsiye hukukunun yanı sıra beş ana daldan oluşur: Kişiler Hukuku, Aile Hukuku, Miras Hukuku, Eşya Hukuku ve genel olarak Borçlar Hukuku demektir. Medeni hukuk; kişilerin toplum içindeki varlıklarını, birbirleriyle olan şahsi ve mal varlığı ilişkilerini doğumdan ölüme (hatta ölüm sonrasına) kadar düzenleyen en temel, en kapsamlı özel hukuk dalıdır. Kökeni ise Roma hukukundaki yurttaşlar hukukuna dayanır. Yani bireyin/şahsın toplum ile olan ilişkilerinde hak ve yükümlülüklerini ele alan, yani medeni bir varlık olması, şehirli bir varlık olması bakımından, devlet kontrolünde ve/veya bir toplum içerisinde yaşaması bakımından kişinin temel hak ve hürriyetlerini, yükümlülüklerini düzenleyen hukuka medeni hukuk denilmektedir. Ahval-i şahsiye hukuku diyebileceğimiz bu hukuk, her toplumda değişik şekillerde tanzim edilmiştir. Ama her şeyi yüzeysel bilen kimi insanların medeni hukuku uygarlıkla özdeşleştirmelerini anlamak mümkün değildir. Fakat ne yazık ki bu şekilde bir anlayış elan bazı eğitim kurumlarında ve TV ekranlarında dile getirildiğini ifade etmeliyiz. Kısacası kabul edilen yeni hukuk sistemi, hümanizma ile sentezlenmiş Latin, Cermen ve kanonik esaslara dayanmakta olup bir tercih olarak Mecellenin alternatifi olarak kabul edilmiştir. Doğal hukuka dayanan kökenleri bakımından İslam fıkhı ile de uzlaşmaktadır.
Buna karşın hukuk felsefesi ise olması gerekeni araştırmaktadır diyebiliriz. Hukuk sosyolojisi, hukukun mevcut durumunu sosyolojik açıdan ele almaktadır. Hukukçular ise mevcut ve mer'i hukuk normlarıyla hukuksal sorunları incelerler ve adli sistem içinde çözüm ararlar. Bu yüzden iştigal sahaları mevcut ve mer'i normatif hukuk bilgisidir.
Ülkemiz hukuk fakültelerinde hukuk sosyolojisi, Cumhuriyet'in ikinci çeyreğinden 1980'li yıllara kadar büyük bir özenle devam etmiş ve Profesör Hirsch ve öğrencilerinin çabalarıyla bu ders hukuk fakültelerinde bihakkın okutulmuş, öğretilmiştir. Günümüzde yüksek lisans ve doktora programlarında anabilim dalı olarak yer almaktadır. Ancak hukuk sosyolojisine ders olarak hukuk fakültelerinde yeterince ilgi gösterildiği söylenemez. Pozitif hukukumuzu anlamak ve hayata geçirmek konusunda hukuk sosyolojisi ihmal edilmektedir. Karar vericilerin hukuk sosyolojisine muhtaç oldukları malumdur. Burada önemli sorun, hukuk yapıcısı ve kanun koyucu mevkiinde olan meclislerin kanun ihdas ederken hukuk sosyologlarına yeterince başvurup başvurmadığıdır.
Kısacası ahlaki kurallar, insanlara toplum içinde gönül rızasıyla nasıl davranmaları gerektiğiyle ilgilenir. Normatif hukuk kuralları ise insanların hangi yasa ve normlara itaat etmesi gerektiğini dayatmaktadır. Hukuk sosyolojisi ise yasayla belirlenen emir ve yasakların oluşturulurken bu normların ait olduğu sosyolojik yapıyı dikkate alıp almadığı ve bir sosyolojik ihtiyaca dayanıp dayanmadığı noktasında araştırma ve inceleme yapmaktadır. Hukuk, norm koyması bakımından ahlak, mantık ve estetiğe benzer. Fakat hukuk normları ahlak normlarına göre daha hızlı değişmek zorundadır. Hukuk felsefesi bu bakımdan hukuk kaidelerinin ilk sebeplerinin düşünsel köklerini doğrudan araştırmayı kendine konu edinmektedir. Bu sebepten ötürü hukuk felsefesi, metafiziğe ya da sübjektif postulatlara dayanarak araştırmalarını sürdürebilir. Bunda bir sıkıntı görülmemektedir. Ancak pozitif hukukun metafiziğe veya sübjektif postulatlara dayanmaması gerekir. Bu husus toplum açısından hayati önemi olduğu için asıl tartışma alanı da burasıdır. Bu nedenden ötürü hukuk sosyolojisi, hukuk bilimi ile sosyolojinin ortak sınırında yer almaktadır. Bu durumda yapılması gereken; toplum ile hukuk arasındaki etkileşimi objektif olarak analiz etmek ve bu karşılıklı etkileşim sonucunda karşılaşılan teorik ve pratik sorunların tespit ve çözüm yollarını hukuk sosyologlarınca araştırılmasıdır. Varılan çözümlemeleri ise yazılı metinler haline getirerek kanun koyucular nezdinde bir başvuru kaynağı haline dönüştürmek toplumsal bir zarurettir.