İçeriğe geç
16 Ekim 2026 Cuma
Prof. Dr. Mehmet Münir DEDEOĞLUKöşe Yazarı

Hindistan’da 332 Yıllık Türk Mührü ve 150 Yıllık İngiliz Dejenerasyon Politikaları

138 okunma10 dk okuma
Paylaş

Sesli Dinle

Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.

Uluslararası ilişkiler tarih boyunca etik zeminde gerçekleşmemiştir. Bu dinamikleri, sömürgecilik kuramları ve hegemonya teorisi literatüründeki teknik kavramlarla şu şekilde ifade edebiliriz:

Kolonyalizm paradigmasının başlangıç evresi, hedef jeopolitik alana asimetrik ticari sızma eylemlerine ve nüfuz etme stratejisine dayanır. Bu ilk safhada aktör, devlet dışı bir tüzel kişilik maskesi altında faaliyet göstererek egemen yapının tehdit algılarını nötralize eder; kurumsal retoriğini pazar entegrasyonu ve kâr maksimizasyonuna indirgeyerek yerel otoriteye mutlak bir taktiksel riayet sergilemeye özen gösterir.

Egemen güç nezdinde diplomatik meşruiyet ve ticari kapitülasyonlar güvence altına alındığında, süreç hegemonik tekel inşası evresine geçer. Bu aşamada harici güç, egemen idareyle doğrudan kinetik bir çatışmadan kaçınırken, hedef coğrafyadaki rakip emperyal aktörleri vekalet çatışmaları yahut deniz/ticaret ablukalarıyla bertaraf eder; böylece hem pazar tekelini (monopoli) kurumsallaştırır hem de hedef yönetim nezdinde "güvenlik ve lojistik tedarikçisi" hüviyeti kazanarak kendini vazgeçilmez kılar.

Üçüncü aşamada bu yöntem, sömürgecinin bölgenin öz insanını silahlandırıp kendi safına katarak karma bir muhafız gücü kurar. İşgalci güç, kendi merkezinden binlerce asker taşımanın getireceği ağır masraf ve can kaybı ihtimalinden kaçınmak ister. Çareyi yerli halkı parayla askere almakta bulur. Son kertede toplanan bu yerli güç, yabancı subayların emri altına verilir. Yeni savaş usulleriyle eğitilip dizginlenir. Ortaya o ülkeyi dışarıdan yönetmek için kullanılan yerli bir kukla ordu çıkar. Nihayetinde zorbalığın hem can hem maddi faturası yine o halkın sırtına yıkılırken, ülke kendi asayişini sağlayabilmek için bile yabancılara muhtaç hale getirilir. Neticede yayılmacılığın askerî ve mali faturası bizzat hedef toplumun öz kaynaklarına rücu ettirilirken, asimetrik bir iç güvenlik bağımlılığı yaratılır. Bu teorik çerçeve sahada somut bir veçheye büründüğünde ise karşımıza  ilmek ilmek örülmüş bir tasfiye ve sömürü planı çıkar. Buna tipik bir örnek olarak Hindistan’ı verebiliriz.

Toplam nüfusu bugün itibariyle 1 milyar 450 milyon civarında olan Hindistan’ın 1600’lü yıllarda İngilizler ile ilişkileri ne düzeyde idi? Bu yıllarda İngilizlerin Hindistan ile ilişkileri sömürgeci ve askeri hakimiyetten son derece uzaktı. Bu dönemde ilişkilerin mahiyeti şudur: Ticari imtiyaz elde etmeye çalışan İngilizler, tüm ilişkilerinde Babür Türk İmparatorluğu’na bağımlı ve tüm buyruklara şartsız boyun eğen dalavereci ve riyakâr bir tüccar konumundaydılar. Babür Şah ve hanedan mensupları kendi aralarında, özellikle saray içi özel hayatlarında ve ordu idaresinde Türkçe konuşurlardı. Nitekim Babür Şah ünlü hatıratını Türkçe kaleme almış olup bu kitap el’an Babürnâme adıyla kitapçılarımızda okuyucusuyla buluşmaktadır. Zamanla devlet mekanizmasında ve sarayda Farsçanın ağırlığı artsa da Türkçe, hanedan dili olarak varlığını çok uzun müddet korumuştur. Ancak resmi yazışma dili zaman içinde Farsçaya dönüşmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nun resmi dili ise daima Türkçe olup devlete verilen her türlü dilekçe, layiha vb Türk dilinde yazılmış olması zorunlu idi. Esasen Türk cihan hâkimiyeti mefkûresi, farklı coğrafyalarda kendi lisan ve idare geleneğini devlet nizamının temeli kılmıştır. Kısacası Hindistan bu gün medeniyeti adına bir çok şeyini, 332 yıl bu toprakları yöneten Babür Şah ve Çağatay Türklerine (yani Timurlulara) medyun olduğu gibi yabancılaşma ve dejenerasyonunu da İngilizlere borçludur. Çünkü 17.yüzyılda Hindistanı, dünyanın en zengin, en kalabalık ve en güçlü kara ordularına sahip devleti olan Babür İmparatorluğu (Ekber Şah, Cihangir, Şah Cihan ve Evrengzib) yönetmekteydi.

Babür Şah, bugünkü Özbekistan sınırları içinde yer alan Andican şehrinde doğmuştur. Bu nedenle günümüz Özbekistan Cumhuriyeti; Emir Timur'u, Ali Şîr Nevâî'yi ve Babür Şah'ı haklı olarak kendi milli tarihinin ve kültürünün en büyük kurucu ataları olarak kabul eder. Andican'da devasa bir Babür Anıtı ve müzesi bulunmaktadır. Konuştukları ve yazdıkları dil olan Çağatay Türkçesi ise modern Özbek Türkçesinin doğrudan atasıdır. Bu bakımdan Hindistan’ı, dün olduğu gibi bugün de Türkistan Halklarının kültür ve medeniyet hinterlandı içinde görmek doğru bir yaklaşımdır. Ve gelecekte Turanî devletlerin kültür stratejisinin bir parçası bu konsepttir.  Hatırlamalıyız ki bu muazzam hinterlandın kaderini tayin eden kırılma, kıtaya adım atan İngiliz kumpanyasının görünürdeki mütevazı talepleriyle şekillenmeye başlamıştır. Başlangıçta ilişkilerini belirleyen temel dinamikler şunlardı:

Doğu Hindistan Şirketi’nin (EIC) Kuruluşu (1600): 31 Aralık 1600 tarihinde Kraliçe I. Elizabeth, bir grup Londralı tüccara Doğu Hint Adaları ile ticaret yapma konusunda tekel hakkı veren bir ferman sundu. Kurulan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi (East India Company), başlangıçta toprak fethetmek amacıyla değil; Portekiz ve Hollanda’nın tekelindeki baharat, ipek ve pamuk ticaretinden pay almak amacıyla yola çıkmıştı. Diğer bir deyişle İngilizler Hindistan’a geldiklerinde bir fatih değil, Babür hükümdarlarının huzurunda yerlere kadar eğilen, hediyeler sunan ve ticaret izni için yalvaran tüccarlardan başka bir şey değildiler.

İngilizler, Hindistan yerlilerinden ziyade, bölgedeki diğer Avrupalı güçlerle çatışıyordu. Portekizlilerle 1612 Suvali Deniz Muharebesi’nde Portekiz donanmasını mağlup ederek Babürlülerin gözünde güven kazandılar. Hollandalılarla (VOC): Baharat Adaları (bugünkü Endonezya) rekabetinde Hollandalılara yenilen İngilizler, ağırlıklarını baharat yerine Hint pamuklu dokumalarına (calico, muslin) ve ipeğe vererek Hindistan anakarasına çekilmek zorunda kaldılar. 1680'lerde Şirket yöneticisi Sir Josiah Child, Babür İmparatorluğu'nun zayıfladığını düşünerek vergi ödemeyi reddetti ve Bengal kıyılarında Babür gemilerine saldırdı. Babür İmparatoru Evrengzib (Alemgir) derhal ordularını gönderdi; Bombay’ı kuşattı, İngiliz fabrikalarını kapattı ve İngilizleri diz çöktürdü. İngiliz elçileri Evrengzib’in ayaklarına kapanıp af diledi, çok ağır bir tazminat ödedi ve ancak bundan sonra ticarete devam etmelerine izin verildi.

1700’lü yılların başından itibaren hem Hindistan’ın iç dinamiklerinde hem de Doğu Hindistan Şirketi’nin (EIC) yapısında meydana gelen köklü kırılmalar, mütevazı İngiliz tüccarlarını kıtanın mutlak hâkimi haline getirdi. Evrengzib’in vefatıyla içerde başlayan taht kavgaları ve toplumu bir arada tutan sosyal nizamın sarsılması, şirketin askeri bir faile dönüşmesi için elverişli bir zemin hazırladı.

İngilizler, yerel Hint askerlerini (Sepoy/Sipahi) modern Avrupa taktikleriyle ve tüfekleriyle eğitip disiplin altına aldı. Sayıca az Avrupalı subay, devasa Hint ordularını sevk ve idare etmeye başladı. Askeri sistem içeriden dönüştürülürken, siyasi çöküş, yerel idarecilerin zaafları üzerinden yeniden Hindistan aleyhine olacak biçimde  kurgulandı.

Uzun bir karmaşa sürecinin sonunda Babür İmparatoru, Bengal, Bihar ve Orissa bölgelerinin vergi toplama ve maliye idaresi hakkını resmen Doğu Hindistan Şirketi’ne de devretti. Bu gelişmeyle Şirket, ticaret yapmak için Londra’dan gümüş getirmek zorunda kalmaktan kurtuldu; doğrudan Hint köylüsünden topladığı vergilerle Hint mallarını satın alıp Avrupa’ya satmaya ve kendi ordusunu finanse etmeye başladı. 18.yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başında Şirket, kalan bağımsız tüm güçleri tek tek ezdi. Ve en son kertede bağımsızlık için yapılan ayaklanmalarıise çok kanlı bir şekilde bastırmaktan çekinmedi. Son sembolik Babür İmparatoru II. Bahadır Şah ise Burma’ya sürgüne gönderildi ve böylece Hindistan’daki resmi Türk Siyasi varlığı resmen sona erdi.

İngiliz Parlamentosu daha sonra yönetim zaafı nedeniyle Doğu Hindistan Şirketi’ni feshetse deen son kertede Hindistan, doğrudan İngiliz Kraliyetine bağlandı ve Kraliçe Victoria 1876’da "Hindistan İmparatoriçesi" ilan edildi. Böylece 1600'lerde saray kapısında ticaret izni bekleyen küçük bir kumpanya; 150 yıl içinde Hindistan’daki parçalanmış yerel ittifakları birbirine düşürerek, yerel kaynaklarla kurduğu orduyu kullanarak ve vergi mekanizmalarına el koyarak koskoca bir alt kıtayı sömürgeleştirmiş oldu. 150 yıldır Hindistan halkı kendine yabancılaşmış, Türk’e ve İslam’a düşman ve hala İngiliz’e tapınan bir psikoz içindedir. Sömürücü efendilerine ve onların medeniyet ölçütlerine derin bir hayranlık içinde uyanacağı günleri beklemektedir. Bu uyanışına(tarihte olduğu gibi) yine Türkistan Halklarının öncülük etmesi ihtimalden uzak değildir.

Paylaş
Bu yazı yazarın kişisel görüşüdür.

Prof. Dr. Mehmet Münir DEDEOĞLU — diğer yazılar

Yorumlar

Yorumlar editör onayından sonra yayımlanır.