Prof. Dr. Mehmet Münir DEDEOĞLUKöşe YazarıBir Neslin Kırılma Hatları veya Harita Başındaki Çocuktan Renkli Ekran Esaretine: Neyi, Nasıl Kaybettik?
Sesli Dinle
Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.
İlkokul son sınıfta iken dünya siyasi haritasını önüme alır, 36 milyonluk Türkiye'nin altına Sovyetler Birliği içindeki Türk devletlerinin nüfuslarını toplar ve "Acaba bir gün büyük bir Turan Devleti kurabilir miyiz?" diye saatlerce çocukça hayal kurardım. Bu safi hayalimin temel motivasyonunun ne olduğunu bugün hâlâ tam olarak bilmiyorum. O yıllara ilişkin bildiğim tek şey Moskof'un bize, yani Türk'e, yani İslam'a ezeli düşman olduğuydu. Bunu bize derinden telkin eden husus, aile büyüklerinin 93 Harbi dedikleri acı yıllarda Türkiye'ye muhacir olma sırasında bazen ağlayarak bazen büyük bir öfkeyle yaptıkları o dağınık, sistematik olmayan konuşmalarıydı.
Orta mektebin son yıllarına rastlayan Kıbrıs Barış Harekâtı ise dimağımıza vatanseverlik ve mukaddes şehit olma arzusunu açıkça aşılardı. Aslında hiçbir mektep hocamız bize özel bir ideolojik yönlendirme yapmazdı. Ancak 1975 yılından itibaren üst sınıf abilerin kendi aralarındaki derin fikir tartışmalarına her gün yakından şahit olurduk. Fakat Samsun'un ilk siyasi cinayeti, şehrin en merkezi yerinde herkesin gözleri önünde işlenmişti. Arkadan vurularak öldürülen Davut adlı o masum milliyetçi gencin gözleri, üzerinden tam 49 sene geçse de hâlâ gözlerimin ta içine bakıyor. Artık o kara günden sonra anarşi denilen terör olayları günden güne arttıkça arttı ve biz gencecik nesiller sokakta çatışan bu siyasi görüşlerin yoğun propagandasına ister istemez maruz kaldık.
Çocukluğundan beri Karadeniz'de balıkçı olan dayım, bir balıkçı trolü ile beraber sınır ihlali yaparak Rusya'nın kara sularına girmişti. Rus sahil güvenlik güçlerince alıkonulup aylarca soğuk Rusya'da mahkûm kalmış ve ancak Türkiye'nin diplomatik olarak devreye girmesiyle tam bir yıl sonra evine dönebilmişti. Cezaevinde kaldığı yerde bulunan Sovyet Türkü mahpuslar, dayıma soydaşlık bağıyla son derece iyi davranmışlar ama bu arada kanlı Rus zulmünü, mazlum Türklere uygulanan ağır baskı ve eziyeti anlatmaktan da geri kalmamışlardı. Dayım o son derece etkileyici hikâye etme tarzıyla orada bizzat gördüğü veya dinlediği hadiseleri menkıbevi bir dille anlatır, anneme "Bacım, iyi ki büyüklerimiz vaktinde Türkiye'ye gelmişler" der ve oradaki biçare Türk ve Müslüman kardeşlerimiz için ağlaşıp dururlardı. Bize doğrudan yapılmayan bu samimi, örtük telkinlerin, resmi olan direktiflerden çok daha etkili ve belirleyici olduğu gayet açıktır. Bugünün büyükleri, yeni yetişen çocuklarına doğrudan emir ve talimat verir gibi yapay değer yüklenemeyeceğini lütfen artık anlasınlar.
Sonuçta ben daima dünya Türklerinin dertlerine ve sorunlarına derin ilgi duyan şuurlu biri olarak yetiştim. Bu bağlamda soframızda veya evimizde duyulan her Kerkük türküsü yahut Azeri mahnısı, basit bir sevinç değil dağlar kadar derin bir hüznü içimize taşırdı. 80'li yıllarda HûşengAzeroğlu'nun o meşhur "Size Selam Getirmişem" türküsünü duyan Samsunlular, tıpkı Anadolu'nun diğer şehirlerindeki Türkler gibi bu nağmeyi hemen dillerine pelesenk etmişlerdi. Hûşeng gittiği her yerde korkunç bir sevgi selinin ve ilginin merkezindeydi. Çünkü o yankılanan ses, bize ötelerdeki esir Türk illerinden gelen mukaddes bir kardeşlik mesajı gibiydi. Yaşanan bütün bu hadiseler sonuçta bağımsız bir Türk devletine olan sarsılmaz sadakat duygularımızı pekiştirdiği gibi, devletsiz kalmış bir Türk'ün yeryüzünde kendi öz milli kimliğini koruyamayacağının apaçık bir hücceti gibiydi.
1980 yılına kadar devlet malına zarar vermek, toplum vicdanında günahların, suçların ve ayıpların en büyüğüydü. Böyle bir densizlik hiçbir dürüst vatandaşın aklından dahi geçmezdi. Fakat 12 Eylül sonrasında cezaevlerinde yaşanan insanlık dışı muameleler tüm aileleri derin bir kedere sevk etmekle kalmadı, vicdanlarda adeta travmatik bir dejenerasyon yarattı: "Demek bizim çocuklarımıza içeride (Hapishane veya gözetimaltında iken) işkence yapıyorlar ha..." İşte devlete yakıştırılamayan ama hissedilen bu acı duygu toplumda çok kritik bir milat olmuştur. Bunlara maruz kalanlar yine de vatan sevgisiyle ön almak isteyerek "Bunları bize devletimiz değil, onun adına hareket eden kendini bilmez cani ruhlu hasta insanlar yaptı" diyerek teselli bulmaya çalışsalar da artık “cin uğursuzca lambadan çıkmıştı” bir kere. Böylece Türkiye'nin yakalandığı derin sosyal kanserin birinci evresini herkes dehşetle fark etmişti.
Bunun hemen akabinde gelen sosyal kanserin ikinci evresi yıllarında ise Turgut Özalmuhafazakar Kapitalist iktidar dönemi, toplumu ruhen hiçbir hazırlığı olmadan doğrudan vahşi kapitalist üretim ilişkilerinin çarkları içine fırlatıp atmıştır. Artık Türk toplumu tamamen pragmatik bir aksiyolojiye mahkûm kılınmış; bencil hazların ne pahasına olursa olsun tatmini biricik hayat gayesi haline getirildiği için helalinden alın teriyle kazanma ölçüsü büsbütün bir yana itilmiştir. Şahsi niyeti asla bu olmasa bile merhum Turgut Özal bize ne yazık ki böyle yozlaşmış bir dünya hazırlamıştır. Özal'ın "paranın ve kazanma hırsının zamanla kendi ahlakını da yaratacağını" bir mühendis tekniğiyle anlaması pek mümkün değildi. Kendisi bir dergâh müntesibi olmasına rağmen, çok kanallı televizyon hayatımıza girdiği esnada sarf ettiği şu meşhur söz, adeta onun hayat felsefesini özetliyordu: "Çağdaş dünyada artık çok sayıda TV kanalı var, hem de renkli; işine gelmeyen kanalı açma, kapat, başka kanala geçiver kardeşim." Bunu belki bizim şuurlu nesil iradesiyle başarabildi ama televizyonun soğuk ekranı içine doğan zavallı gençlere edep ve terbiyeyi(daha doğrusu terbiyesizliği)artık bu zehirli zevkler vasıtasıyla bu yayınlar veriyor.
1985'li yıllarda evde hürmete layık aile büyükleri oturuyor diye aynı odada serbestçe televizyon izlenemezdi. Çünkü ekranlardaki gayrimeşru ve cüretkâr sahneleri hiçbir şey yokmuş gibi rahatça seyretmek, eli öpülesi ve duası makbul ak saçlı büyüklerimizi incitir, üzerdi. Bu nevi şehvani sahneler barındıran filmler haya ve edep sahibi makbul ailelerde (ki o vakitler ülkenin yüzde doksan beşi tastamam böyleydi) birkaç nesil bir arada asla ve kat'a izlenmezdi. Bu gün artık mütedeyyin ve muhafazakâr aileler bile bu durumu kanıksamış ve kurtulmamız gereken bu geri kalmışlığı (!) aşmış bulunuyor. Ne mutlu bizlere.
Yakın tarihimizde ülkemizin bazı hassas bölgelerinde "Ana dilimizle TV izleyeceğiz" bahanesine sebep olmak suretiyle çatılara kurulan çanak antenler vasıtasıyla, denetimsiz uydu kanallarıyla her türlü renkli kültürel müptezelliği o masum coğrafyaya da kendi elimizle taşımış olduk:
“Yok mudur kurtaracak, baht-ı kara maderini?”
Artık sanal bir dünyanın (TV) göz üzerinden yarattığı sanal zevklerin bir deccal kandırmacası olduğunu anlamamakta,eğitimciler olarak ne kadar inat edeceğiz? Öğretmen ve eğitimcilerin aydınlatmadığı bir toplumu TV yayınları aydınlatmaya (!) devam edecektir.