Ömür ÇELİKDÖNMEZKöşe YazarıMekke Ortak Savunma Anlaşması Sonrası Türkiye’nin Ortadoğu’daki Stratejik Konumunun İncelenmesi

Sesli Dinle
Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026 tarihinde imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülke arasındaki mevcut askerî ilişkileri daha kurumsal ve kolektif bir güvenlik çerçevesine taşıması bakımından Ortadoğu ve Güney Asya güvenlik denkleminde yeni bir aşamaya işaret etmektedir. Anlaşmanın temel ilkelerinden biri, taraflardan herhangi birine yönelik silahlı saldırının diğer taraflara da yapılmış sayılmasıdır.[1] Bunun yanında kolektif caydırıcılığın geliştirilmesi, askerî koordinasyon, savunma sanayii iş birliği ve ortak teknoloji geliştirilmesi öne çıkan alanlardır.[2]
Anlaşmanın stratejik önemi yalnızca üç devletin askerî kapasitelerinin toplamından kaynaklanmamaktadır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan birbirinden farklı fakat birbirini tamamlayabilecek jeopolitik alanlara ve kapasitelere sahiptir. Türkiye NATO üyesi, gelişmiş savunma sanayisine ve Doğu Akdeniz–Karadeniz–Ortadoğu kesişiminde stratejik coğrafyaya sahip bir bölgesel güçtür. Suudi Arabistan, Körfez enerji sisteminin ve küresel petrol piyasalarının başlıca aktörlerinden biridir. Pakistan ise Güney Asya'daki askerî ağırlığının yanında nükleer silaha sahip bir devlettir.[3]
Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın ortaya çıkardığı yapı, Doğu Akdeniz'den Basra Körfezi'ne ve Kızıldeniz'den Hint Okyanusu'na uzanan geniş bir güvenlik alanını aynı stratejik çerçevede buluşturma potansiyeline sahiptir.
Bölgesel Güvenlikte Değişen Parametreler
Anlaşmanın ortaya çıktığı dönemin koşulları, belgenin stratejik anlamının değerlendirilmesinde belirleyicidir. Ortadoğu'daki geleneksel güvenlik sistemi uzun yıllar büyük ölçüde ABD'nin Körfez ülkelerine sağladığı askerî güvenlik şemsiyesi üzerine kurulmuştur. Ancak İran merkezli bölgesel gerilimler, İsrail'in güvenlik politikaları, Yemen'deki savaş, Ensarullah'ın füze ve insansız hava aracı kapasitesi ve Kızıldeniz'deki deniz ticaretinin karşı karşıya kaldığı riskler, Körfez ülkelerinin güvenlik politikalarını çeşitlendirmesine yol açmaktadır.
Bu eğilim uluslararası düşünce kuruluşlarının değerlendirmelerine de yansımaktadır. ABD merkezli New Lines Institute, Mekke Anlaşması'nı Suudi Arabistan–Türkiye–Pakistan arasında ortaya çıkan yeni bir stratejik gruplaşma bağlamında incelerken; Londra merkezli Chatham House, anlaşmanın NATO'nun Ortadoğu'daki bir benzeri olarak değerlendirilmesinin abartılı olacağını, bunun yerine bölge devletlerinin güvenlik alanında daha fazla sorumluluk üstlenme ve ABD'ye bağımlılıklarını çeşitlendirme arayışı olarak okunabileceğini belirtmektedir.[4][5]
Suudi Arabistan açısından temel güvenlik sorunu yalnızca ülke topraklarının korunması değildir. Enerji tesisleri, limanlar, deniz ticaret yolları ve kritik altyapının güvenliği de ulusal güvenliğin ayrılmaz parçaları hâline gelmiştir.
Özellikle Kızıldeniz–Babülmendep–Aden Körfezi– Hint Okyanusu güzergâhı, Körfez güvenliği ile küresel ticaret güvenliğini birbirine bağlamaktadır. Yemen'deki Ensarullah'ın füze, İHA ve deniz operasyonları gerçekleştirebilme kapasitesi, coğrafi olarak sınırlı görünen Yemen krizinin bölgesel ve küresel sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir.[6]
Bu ortam Riyad açısından güvenlik ortaklarının çeşitlendirilmesini rasyonel bir seçenek hâline getirirken, Ankara açısından da Körfez güvenlik sisteminin yeniden şekillenmesinde daha fazla rol üstlenebileceği bir alan ortaya çıkarmaktadır.
Türkiye'nin stratejik ağırlığı
Mekke Anlaşması'nın Türkiye açısından en önemli sonuçlarından biri, Ankara'nın Ortadoğu güvenlik sistemindeki konumunun yalnızca coğrafi veya diplomatik olmaktan çıkarak daha kurumsal bir askerî boyut kazanma ihtimalidir.
Türkiye'nin anlaşmaya sağlayabileceği temel katkı alanlarından biri savunma sanayiidir. İnsansız hava araçları, elektronik harp sistemleri, mühimmat, füze teknolojileri, kara ve deniz platformları ile komuta-kontrol sistemlerinde geliştirilen kapasite, Körfez ülkelerinin savunma ihtiyaçlarıyla örtüşmektedir. Nitekim anlaşmanın uygulanmasına yönelik açıklamalarda hava savunması, elektronik harp, insansız sistemler, müşterek tatbikatlar, yapay zekâ ve ortak savunma teknolojileri üzerinde çalışılması öngörülmektedir.[7]
İkinci unsur Türkiye'nin askerî tecrübesidir. NATO üyeliğinin getirdiği müşterek harekât tecrübesi, farklı coğrafyalardaki askerî faaliyetler ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin eğitim kapasitesi, Türkiye'yi anlaşma içinde yalnızca askerî personel sağlayabilecek bir ülkeden farklı bir konuma yerleştirmektedir.
Üçüncü ve daha önemli unsur Türkiye'nin coğrafyasıdır. Türkiye; Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu güvenlik alanlarının kesişme noktasında bulunmaktadır. Mekke Anlaşması bu mevcut stratejik konuma Körfez–Kızıldeniz–Güney Asya bağlantısını eklemektedir.
Böylece Ankara'nın güvenlik perspektifi teorik olarak Karadeniz ve Doğu Akdeniz'den Basra Körfezi'ne, oradan Pakistan ve Hint Okyanusu'na kadar uzanan daha geniş bir jeopolitik kuşağa bağlanmaktadır.
Pakistan faktörü ve stratejik tamamlayıcılık
Pakistan'ın anlaşmadaki konumu farklı bir stratejik ağırlık taşımaktadır. Pakistan uzun yıllardır Suudi Arabistan ile yakın askerî ilişkilere sahip olmakla birlikte aynı zamanda İran'a komşudur ve Çin ile güçlü stratejik ilişkiler yürütmektedir.
Bu nedenle İslamabad'ın anlaşmadaki varlığı yalnızca askerî kapasite bakımından değerlendirilmemelidir. Pakistan, Körfez ile Güney Asya arasındaki stratejik bağlantının merkezinde yer almaktadır.
Üç ülkenin kapasiteleri bu açıdan belirli ölçülerde tamamlayıcıdır: Türkiye savunma teknolojisi, askerî eğitim ve operasyonel tecrübe; Suudi Arabistan finansal kapasite, enerji kaynakları ve Körfez'deki jeopolitik ağırlık; Pakistan ise büyük askerî insan gücü, Güney Asya bağlantısı ve nükleer caydırıcılık kapasitesine sahiptir. International Institute for Strategic Studies (IISS) de üçlü yapıyı benzer bir tamamlayıcılık üzerinden değerlendirmekte; ancak anlaşmanın gerçek caydırıcılık kapasitesinin ortak tatbikatlar, askerî birlikte çalışabilirlik ve kurumsal mekanizmaların ne ölçüde geliştirileceğine bağlı olduğuna dikkat çekmektedir.[3]
Burada önemli bir ayrım yapılmalıdır. Pakistan'ın nükleer kapasitesinin Mekke Anlaşması kapsamında otomatik biçimde ortak bir “nükleer güvenlik şemsiyesine” dönüştüğü sonucuna varmak için kamuoyuna açıklanan bilgiler yeterli değildir. IISS'nin değerlendirmesinde de Pakistan'ın genişletilmiş nükleer caydırıcılık sağlayıp sağlamayacağı meselesinin henüz açıklığa kavuşmadığı belirtilmektedir.[3]
Dolayısıyla anlaşmanın nükleer boyutuna ilişkin değerlendirmeler, resmî hükümler ve uygulama mekanizmaları daha fazla açıklığa kavuşmadıkça ihtiyatla ele alınmalıdır.
İran, Çin ve değişen güvenlik mimarisi
Mekke Anlaşması'nın en hassas boyutlarından biri İran'dır. Anlaşmanın herhangi bir ülkeye yönelik olmadığı taraflarca özellikle vurgulanmakla birlikte Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın İran'la ilişkilerinin birbirinden farklı olması, mekanizmanın uygulanmasında dikkatli bir denge politikasını gerekli kılmaktadır.
Türkiye ile İran arasında Suriye, Irak, Kafkasya ve bölgesel nüfuz konularında rekabet bulunmakla birlikte iki ülke ekonomik ve diplomatik ilişkilerini sürdürmektedir. Pakistan İran'la doğrudan sınır paylaşırken, Suudi Arabistan–İran ilişkileri tarihsel rekabet, Körfez güvenliği ve Yemen başta olmak üzere bölgesel krizlerden etkilenmektedir.
Bu nedenle anlaşmanın doğrudan bir İran karşıtı askerî blok biçiminde işletilmesi üç ülkenin tamamının stratejik çıkarlarıyla örtüşmeyebilir. Buna karşılık füze ve İHA saldırıları, kritik altyapının korunması, deniz yollarının güvenliği ve erken uyarı sistemleri gibi savunma alanlarında ortak kapasite geliştirilmesi daha uygulanabilir görünmektedir.
Rusya merkezli Russian International Affairs Council (RIAC) bünyesinde yayımlanan değerlendirme, Mekke Anlaşması'nı Batı'yla güvenlik ilişkilerinin tamamen terk edilmesinden ziyade, tek bir güvenlik garantörüne bağımlılığın azaltılması ve ortaklıkların çeşitlendirilmesi yönünde bir gelişme olarak ele almaktadır.[8] Bu yaklaşım, anlaşmayı katı bir Doğu–Batı bloklaşmasının parçası olarak değerlendirmek yerine, bölgesel devletlerin stratejik özerklik arayışları üzerinden okumayı mümkün kılmaktadır.
Çin açısından da benzer fakat farklı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Çin odaklı ThinkChina platformunda Alessandro Arduino tarafından yapılan değerlendirmeye göre Pekin'in üç imzacı ülkeyle de yakın ilişkilerinin bulunması, anlaşmayı Çin açısından yalnızca bir güvenlik riski olmaktan çıkarmaktadır. Yeni yapı, Çin'in Ortadoğu'daki diplomatik ve ekonomik nüfuzu ile Kuşak ve Yol Girişimi açısından yeni fırsatlar da yaratabilir.[9]
Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın daha geniş anlamı, yalnızca üç devlet arasında askerî dayanışma kurulması değil; ABD, Çin ve Rusya'nın bölgedeki etkileri arasında daha fazla hareket serbestisi arayan çok yönlü bir bölgesel güvenlik sisteminin ortaya çıkma ihtimalidir.
Yemen ve Mekke Anlaşması'nın ilk ciddi sınaması
Yemen dosyası anlaşmanın teorik kolektif savunma ilkesinin pratikte nasıl uygulanacağı sorusunu kısa sürede gündeme getirmiştir. Anlaşmanın imzalanmasından iki gün sonra Ensarullah'ın Suudi Arabistan'daki Cizan/Jizan bölgesinde bulunan Aramco rafinerisine yönelik İHA saldırısı gerçekleştirmesi, kolektif savunma taahhüdünün kapsamına ilişkin tartışmaları somutlaştırmıştır.[10]
Buradaki temel mesele, bir saldırının ortak savunma mekanizmasını harekete geçirmesinin otomatik olup olmadığıdır. Kamuoyuna açıklanan bilgiler, NATO'nun onlarca yılda oluşturduğu bütünleşik askerî komuta yapısına benzer otomatik ve ayrıntılı bir mekanizmanın henüz mevcut olduğunu göstermemektedir.
Dolayısıyla siyasi dayanışma, istihbarat paylaşımı, hava ve füze savunması desteği, teknik yardım, mühimmat veya savunma sistemi tedariki ile doğrudan askerî müdahale birbirinden ayrılmalıdır.
Türkiye açısından bu ayrım özellikle önemlidir. Ankara'nın Körfez güvenliğine katkı sağlaması ile Yemen'deki doğrudan askerî çatışmanın tarafı olması aynı stratejik sonucu doğurmaz. Birincisi Türkiye'nin bölgesel güvenlik sağlayıcısı konumunu güçlendirebilirken, ikincisi İran, Yemen ve Kızıldeniz denkleminde daha geniş askerî ve diplomatik maliyetler üretebilir.
Nitekim 19 Eylül'de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mekke Anlaşması çerçevesinde Türkiye'nin Suudi Arabistan'ın askerî ve teknik ihtiyaçlarının karşılanmasına yardımcı olabileceğini belirtirken, Ankara'nın diplomatik çözüm arayışını da sürdürdüğünü ifade etmiştir.[11] Bu yaklaşım, Türkiye'nin anlaşmayı doğrudan savaşa katılım yükümlülüğünden ziyade caydırıcılık, savunma kapasitesi ve kriz yönetimi mekanizması olarak işletme eğilimine işaret etmektedir.
Kurumsallaşma süreci
Mekke Anlaşması'nın yalnızca siyasi bir deklarasyon olarak kalıp kalmayacağını belirleyecek temel unsur kurumsallaşmadır. Bu bakımdan 31 Ağustos 2026'da İstanbul'da gerçekleştirilen Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesinin ilk toplantısı önem taşımaktadır.[12]
Toplantının ardından üç ülke, kolektif caydırıcılık ve savunmanın etkinliğini artırmak amacıyla iş birliğini daha fazla kurumsallaştırma kararı almıştır. Suudi Arabistan'da daimi bir sekretarya oluşturulması ve sekretaryanın ilk üç yıl boyunca Pakistanlı bir genel sekreter tarafından yönetilmesi kararlaştırılmıştır. Ayrıca müşterek faaliyetler yoluyla silahlı kuvvetler arasındaki uyumun geliştirilmesi, savunma sanayii iş birliği, ortak teknoloji geliştirme ve ortak üretim resmî hedefler arasına alınmıştır.[2]
Bu gelişme anlaşmayı yalnızca liderler düzeyinde verilmiş siyasi bir taahhütten çıkararak sürekli çalışabilecek bürokratik ve askerî bir güvenlik mekanizmasına dönüştürme yönünde atılmış ilk somut adımlardan biridir.
Bundan sonraki süreçte anlaşmanın gerçek askerî ağırlığını; müşterek komuta mekanizmalarının kurulup kurulmayacağı, istihbarat paylaşımının kapsamı, ortak tatbikatlar, hava ve füze savunma entegrasyonu, savunma sanayii projeleri ve kriz durumlarında karar alma usulleri belirleyecektir.
Sonuç
Mekke Ortak Savunma Anlaşması, mevcut haliyle NATO benzeri tam teşekküllü bir askerî ittifaktan ziyade, üç önemli bölgesel aktör arasında gelişmekte olan kolektif caydırıcılık ve stratejik koordinasyon mekanizması niteliğindedir. Chatham House, IISS, RIAC, New Lines Institute ve Çin perspektifinden yapılan değerlendirmelerin ortak noktası da anlaşmanın nihai ağırlığının metnindeki iddialı kolektif savunma hükmünden çok, bunun hangi askerî ve kurumsal mekanizmalarla uygulanacağına bağlı olduğudur.[3][4][5][8][9]
Türkiye açısından anlaşmanın temel önemi, Ankara'nın güvenlik alanının yalnızca Körfez'e doğru genişlemesinden çok, Türkiye'nin Ortadoğu'daki konumunun yeni bir kurumsal çerçeve içerisinde yeniden tanımlanmasıdır. Savunma sanayii kapasitesi, NATO tecrübesi, askerî eğitim altyapısı ve jeostratejik konumu Türkiye'yi bu üçlü yapı içerisinde önemli bir aktör hâline getirmektedir.
Bununla birlikte anlaşmanın Türkiye açısından sağlayacağı stratejik kazanım, kolektif güvenlik yükümlülükleri ile bölgesel hareket serbestisi arasında kurulacak dengeye bağlı olacaktır. İran'la ilişkiler, Yemen çatışması, İsrail faktörü, ABD'nin Körfez politikası, Pakistan'ın Güney Asya öncelikleri ve Kızıldeniz güvenliği bu dengenin temel değişkenleridir.
Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın Türkiye bakımından asıl stratejik değeri, Ankara'yı yeni ve kontrol edilmesi güç çatışmaların tarafı hâline getirmesinde değil; Körfez, Ortadoğu, Kızıldeniz ve Güney Asya arasında şekillenmekte olan güvenlik düzeninin karar, caydırıcılık ve koordinasyon mekanizmalarında Türkiye'ye daha geniş bir hareket alanı sağlayabilmesinde aranmalıdır.
Önümüzdeki dönemde anlaşmanın gerçek ağırlığını imzalanan metinden çok, kurulacak kurumlar, geliştirilecek müşterek askerî kapasite ve üç başkentin bölgesel krizlerde ortak hareket edip edemeyeceği gösterecektir.
________________________________________
Kaynakça ve Referanslar
[1] Reuters, “Saudi Arabia, Turkey, Pakistan pledge mutual defence as Middle East turmoil escalates”, 7 Ağustos 2026.
[2] T.C. Dışişleri Bakanlığı, “Strategic Political and Defence Committee of the Makkah Agreement for Joint Defence – Joint Statement”, 31 Ağustos 2026.
[3] Hasan Alhasan & Asna Wajid, International Institute for Strategic Studies (IISS), “Pakistan, Saudi Arabia and Türkiye: a new defence pact”, 14 Ağustos 2026.
[4] Miloš Maggiore, Shahad Turkistani & Andrew Loftesnes, New Lines Institute, “Global Hotspots: The Mecca Pact and a New Saudi–Türkiye–Pakistan Bloc”, 14 Ağustos 2026.
[5] Ahmed Aboudouh, Chatham House, “Should Egypt join the Mecca Pact?”, 14 Ağustos 2026.
[6] Reuters, Kızıldeniz, Babülmendep ve Ensarullah'ın Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları hakkındaki haber ve analizler, Ağustos–Eylül 2026.
[7] Reuters, “Turkey lays out plans for defence pact with Pakistan and Saudi Arabia”, 13 Ağustos 2026.
[8] Javaria Shaikh, Russian International Affairs Council (RIAC), “Makkah Joint Defence Agreement: Pakistan's Pivot from Dependence to Deterrence”, 14 Ağustos 2026.
[9] Alessandro Arduino, ThinkChina, “The Mecca Agreement's Implications for China”, 21 Ağustos 2026.
[10] Reuters, “Yemen's Houthis attack Saudi refinery after kingdom signs defence pact”, 9 Ağustos 2026.
[11] Reuters, “Turkey says it could help meet Saudi military needs under defence pact”, 19 Eylül 2026.
[12] T.C. Dışişleri Bakanlığı, “Mekke Ortak Savunma Anlaşması kapsamında tesis edilen Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi'nin İlk Toplantısı”, İstanbul, 31 Ağustos 2026.