Dr. Bestami GÜNDÜZKöşe YazarıKolesterol: Düşman mı, Yaşam İçin Gerekli Bir Molekül mü?

Sesli Dinle
Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.
Önceki yazımızda karaciğer yağlanmasını konuşurken önemli bir noktaya değinmiştik: Metabolizma tek tek organlardan oluşan bağımsız bir sistem değildir.
Karaciğer, kas, yağ dokusu, pankreas ve damarlarımız aynı biyolojik hikâyenin farklı bölümleridir.
Bugün o hikâyenin belki de en yanlış anlaşılan kelimelerinden birini konuşalım:
Kolesterol.
Birçok insan laboratuvar sonucunu eline aldığında ilk olarak toplam kolesterol değerine bakıyor.
Yüksekse korkuyor.
Düşükse rahatlıyor.
Oysa kolesterolü yalnızca “damarları tıkayan zararlı yağ” olarak tanımlamak biyolojik olarak doğru değildir.
Çünkü kolesterol olmadan insan yaşamı mümkün değildir.
Vücudumuz neden kolesterole ihtiyaç duyar?
Kolesterol hücre zarlarının önemli bileşenlerinden biridir.
Aynı zamanda steroid hormonların, safra asitlerinin ve D vitamini sentez yollarının başlangıç maddeleri arasında yer alır.
Daha da önemlisi, vücudumuz kolesterolü yalnızca dışarıdan almaz.
Karaciğer başta olmak üzere vücudumuz kolesterol sentezleyebilir.
Demek ki mesele kolesterolün varlığı değildir.
Mesele, kolesterolün vücutta nasıl taşındığı ve hangi parçacıklar içerisinde dolaştığıdır.
LDL ve HDL aslında kolesterol değildir
Günlük dilde:
“İyi kolesterol HDL, kötü kolesterol LDL”
diyoruz.
Halkın anlamasını kolaylaştırdığı için kullanışlı bir ifade olsa da bilimsel olarak biraz eksiktir.
LDL ve HDL kolesterolün kendisi değildir.
Bunlar lipoprotein adı verilen taşıyıcı yapılardır.
Çünkü kolesterol ve trigliseridler su bazlı kan ortamında kendi başlarına rahatça dolaşamazlar. Bu nedenle protein ve lipidlerden oluşan taşıyıcı parçacıkların içinde taşınırlar.
LDL bunlardan biridir.
HDL de başka bir sınıftır.
Bu ayrım önemlidir; çünkü damar hastalığı açısından yalnızca “kanda ne kadar kolesterol var?” sorusundan daha fazlasıyla ilgileniyoruz.
LDL neden önemlidir?
LDL parçacıkları kolesterolü dolaşım içerisinde taşır.
Damar duvarına giren ve orada tutulan apoB içeren lipoprotein parçacıkları ateroskleroz sürecinin başlamasında ve ilerlemesinde temel rol oynar.
Zaman içerisinde damar duvarında lipid birikimi, inflamatuvar süreçler ve bağ dokusu değişiklikleriyle aterosklerotik plaklar gelişebilir.
Bu süreç çoğu zaman yıllar, hatta onlarca yıl boyunca sessiz ilerler.
Kişi kendisini tamamen sağlıklı hissedebilir.
İşte kolesterol konusunda asıl önemli kavramlardan biri budur:
Damar hastalığı çoğu zaman ağrı başlamadan yıllar önce oluşmaya başlar.
HDL yüksekse istediğimizi yiyebilir miyiz?
Hayır.
HDL'nin yüksek olması LDL'nin oluşturduğu riski otomatik olarak ortadan kaldırmaz.
HDL parçacıkları kolesterol taşınması ve metabolizmasının farklı aşamalarında rol oynar. Ancak günümüzde kardiyovasküler risk değerlendirmesi yalnızca “HDL ne kadar yüksekse o kadar iyidir” şeklindeki basit bir denklemle yapılmaz.
Benzer şekilde tek bir laboratuvar değerini diğerlerinden bağımsız yorumlamak da doğru değildir.
Yaş, kan basıncı, sigara kullanımı, diyabet, böbrek hastalığı, aile öyküsü ve diğer risk faktörleri birlikte değerlendirilir.
Çünkü hekimlik rakamları değil, insanı değerlendirir.
Trigliserid nedir?
Kolesterolle en fazla karıştırılan değerlerden biri trigliseriddir.
Trigliseridler vücudun önemli enerji depolama biçimlerinden biridir.
Besinlerle alınabilirler; ayrıca vücut fazla enerjiyi trigliserid biçiminde depolayabilir.
Bu nedenle trigliserid yüksekliğinde yalnızca yediğimiz yağlara bakmak yeterli değildir.
Fazla enerji alımı, aşırı kilo, insülin direnci, kontrolsüz diyabet, alkol tüketimi ve bazı hastalıklar veya ilaçlar trigliserid düzeylerini etkileyebilir.
Özellikle rafine karbonhidratların ve ilave şekerlerin fazla tüketildiği bir beslenme düzeni de bazı kişilerde trigliserid yüksekliğine katkıda bulunabilir.
Yani yine aynı noktaya geliyoruz:
Metabolizma, yiyecekleri bizim market raflarında ayırdığımız kadar kesin sınırlara ayırmaz.
Yumurta yiyebilir miyim?
Kolesterol denildiğinde bu soru neredeyse kaçınılmazdır.
Yumurta kolesterol içerir.
Ancak kandaki LDL düzeyini belirleyen tek unsur besinlerle alınan kolesterol değildir.
Beslenmenin bütünü, özellikle doymuş ve trans yağların miktarı ve bunların yerine hangi besinlerin tüketildiği önem taşır.
Bu nedenle tek bir yiyeceği “kolesterolün suçlusu” ilan etmek yerine beslenme örüntüsünü değerlendirmek gerekir.
Bir insanın yumurta yiyip yemeyeceği sorusundan önce bazen daha büyük sorular vardır:
Gün boyunca ne yiyor?
Ne kadar sebze ve lif tüketiyor?
Doymuş yağ kaynakları ne kadar?
Ultra-işlenmiş ürünlerin payı nedir?
Fiziksel aktivitesi nasıl?
Vücut ağırlığı ve diğer kardiyovasküler riskleri nelerdir?
Bir besini, içinde bulunduğu sofradan koparıp yargılamak çoğu zaman yanıltıcıdır.
Yağın türü önemlidir
Bütün yağları aynı kefeye koymak beslenme biliminin önemli hatalarından biridir.
Doymuş yağların yerine zeytinyağı, kuruyemişler, tohumlar ve balık gibi kaynaklardan gelen doymamış yağların tercih edilmesi kardiyovasküler sağlık açısından daha uygun bir beslenme örüntüsünün parçası olabilir.
Burada kritik kelime *“yerine”*dir.
Çünkü beslenme araştırmalarında bir şeyi azaltırken onun yerine ne koyduğumuz büyük önem taşır.
Doymuş yağı azaltıp yerine rafine karbonhidratları artırmakla, yerine doymamış yağ kaynaklarını koymak aynı metabolik sonucu oluşturmaz.
Sağlıklı beslenme bu nedenle yalnızca çıkarma sanatı değildir.
Doğru olanı doğru olanla değiştirme sanatıdır.
Lif burada da karşımıza çıkıyor
Önceki yazılarımızda bağırsak sağlığından söz ederken lifin önemini anlatmıştık.
Lif şimdi damar sağlığı konusunda yeniden karşımıza çıkıyor.
Özellikle yulaf, arpa, baklagiller, bazı sebze ve meyvelerde bulunan çözünür lifler, bağırsakta safra asitlerinin metabolizmasını etkileyerek LDL kolesterolün azaltılmasına katkıda bulunabilir.
Bu çok güzel bir biyolojik bağlantıdır:
Tabağımızdaki bir besin bağırsakta başlayan bir mekanizma üzerinden kandaki lipid metabolizmasını etkileyebilir.
Beden gerçekten birbirinden kopuk odalardan oluşmuyor.
Kolesterol yüksekliğini hissedebilir miyiz?
Çoğu zaman hayır.
LDL yüksekliği genellikle baş ağrısı, çarpıntı veya belirgin başka bir yakınma oluşturmaz.
Bu nedenle:
“Hiçbir şikâyetim yok, kolesterolüm bana zarar vermiyor.”
düşüncesi doğru değildir.
Hipertansiyon, diyabet ve yüksek LDL'nin tehlikeli özelliklerinden biri de budur.
Sessizlik, zararsızlık anlamına gelmez.
İlaç mı, beslenme mi?
Bu sorunun cevabı kişiden kişiye değişir.
Bazı insanlarda yaşam tarzı değişiklikleri temel yaklaşım olabilirken, kardiyovasküler riski yüksek kişilerde kolesterol düşürücü ilaç tedavileri gerekli olabilir.
Özellikle daha önce kalp krizi veya inme geçirmiş, bilinen damar hastalığı bulunan ya da belirli yüksek risk özelliklerine sahip kişilerde konu yalnızca diyet meselesi değildir.
Bu nedenle “ilaç kullanmayın, sadece doğal beslenin” şeklindeki genellemeler de “beslenmenin hiçbir önemi yok, ilacı alın yeter” yaklaşımı da bilimsel değildir.
Doğru tedavi, kişinin toplam riskine göre belirlenir.
Laboratuvar kâğıdına biraz farklı bakalım
Bir sonraki kan tahlilinizde yalnızca yanındaki yıldız işaretlerine bakmayın.
Toplam kolesterol nedir?
LDL ne durumda?
HDL ne durumda?
Trigliserid nasıl?
Kan şekeri ve HbA1c nasıl?
Tansiyonunuz nedir?
Bel çevreniz nasıl değişiyor?
Ailenizde erken yaşta kalp-damar hastalığı var mı?
Sigara kullanıyor musunuz?
Çünkü damarlarımız tek bir rakamdan etkilenmez.
Riskler birbirleriyle konuşur.
Son söz
Kolesterol düşman değildir.
Kolesterol yaşam için gereklidir.
Ama yaşam için gerekli bir molekülün yanlış miktarda ve yanlış taşıyıcı parçacıklarla dolaşması hastalık sürecinin parçası olabilir.
Bu ayrımı anlamak önemlidir.
Beslenme farkındalığının amacı da yiyeceklerden korkan insanlar oluşturmak değildir.
Amacımız tabağımızla bedenimiz arasındaki ilişkiyi anlamaktır.
Bir önceki yazımızda karaciğerin sessizce yağlanabileceğini söylemiştik.
Bugün damarların da sessizce değişebileceğini gördük.
Belki koruyucu hekimliğin en önemli cümlelerinden biri tam olarak budur:
Bedenin uyarısını duymak için her zaman ağrımasını beklememeliyiz.
Çünkü sağlığı korumak, hastalık ortaya çıktıktan sonra mücadele etmekten önce başlar.
Sofrada.
Harekette.
Uykuda.
Ve gerektiğinde zamanında yapılan bir kan tahlilinde.