Dr. Bestami GÜNDÜZKöşe YazarıİĞNENİN UCUNDAKİ GELECEK
Sesli Dinle
Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.
Türkiye Sağlık Sisteminde GETAT ve Akupunktur
Yazar: Dr. Bestami Gündüz
Tıp, insanlığın en uzun cümlelerinden biridir.
Bu cümlenin ilk kelimeleri binlerce yıl önce söylendi. İnsan önce doğayı gözlemledi; bitkileri, sıcaklığı, soğuğu, dokunmayı, basıncı ve bedenindeki ağrıyı anlamaya çalıştı. Sonra anatomi geldi, fizyoloji geldi, mikroskop geldi. Laboratuvar, görüntüleme, farmakoloji, genetik ve nihayet moleküler tıp geldi.
Fakat bütün bu büyük yolculuk boyunca değişmeyen bir şey vardı:
İnsanın ağrısını azaltma ve sağlığını koruma arzusu.
Bugün Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp —GETAT— üzerine konuşurken aslında geçmişe dönmeyi değil, bu uzun tıp tarihinin farklı dönemlerinde birikmiş bilgiyi bugünün bilimiyle yeniden okumayı konuşuyoruz.
Ve Türkiye'nin önünde tam da burada önemli bir fırsat bulunuyor.
Gelenek mi, modern tıp mı?
Bence soru yanlış.
Çünkü hekimlikte mesele taraf seçmek değildir.
Bir tarafta modern tıp, diğer tarafta geleneksel tıp varmış ve hekim bunlardan birini tercih etmek zorundaymış gibi düşünmek bizi yanlış bir yere götürür.
Modern tıp vazgeçilmezdir.
Acil tıp, cerrahi, antibiyotikler, yoğun bakım, görüntüleme yöntemleri, farmakoloji ve modern tanı teknolojileri insanlığın en büyük bilimsel kazanımları arasındadır.
GETAT'ın görevi bunların yerine geçmek değildir.
Asıl mesele şudur:
Geçmişten gelen bir yöntemin gerçekten faydası varsa, onu bilimsel olarak araştırabilir, güvenlilik sınırlarını belirleyebilir ve uygun hastada modern tıbbın içerisinde tamamlayıcı olarak kullanabilir miyiz?
Bilimsel cevap evetse, neden kullanmayalım?
Cevap hayırsa, neden kullanmaya devam edelim?
Bilimin güzelliği de burada değil midir zaten?
Bilim, inandığımızı doğrulatma yöntemi değil; doğru olanı bulma yöntemidir.
Akupunktura artık yalnızca eski kitapların diliyle bakamayız
Akupunktur binlerce yıllık bir geçmişe sahiptir.
Meridyenler, noktalar, Yin-Yang, Beş Element ve farklı geleneksel örüntüler bu büyük tarihsel sistemin dilidir.
Fakat 21. yüzyılda akupunktur eğitimi bununla sınırlı kalamaz.
Bugün bir akupunktur noktasına iğne uyguladığımızda yalnızca geleneksel bir nokta tarifini değil; o bölgenin anatomisini, periferik sinir ilişkilerini, segmental bağlantılarını, merkezi sinir sistemindeki karşılığını ve oluşturabileceği nörofizyolojik yanıtları da konuşmak zorundayız.
Başka bir ifadeyle artık iki ayrı dünyaya değil, aynı insan bedenine iki farklı pencereden bakıyoruz.
Bir tarafta binlerce yıllık gözlem dili…
Diğer tarafta modern nöroanatomi ve nörofizyoloji…
Türkiye'nin geliştirmesi gereken akupunktur anlayışının bu iki dili birbirine tercüme edebilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü geleceğin akupunkturunda asıl soru:
“Hangi nokta?”
değildir.
Asıl sorular şunlardır:
Hangi hastada?
Hangi endikasyonda?
Hangi klinik gerekçeyle?
Hangi mekanizma üzerinden?
Hangi nokta kombinasyonuyla?
Kaç seans?
Hangi sonuç ölçütüyle?
Ve en önemlisi:
Gerçekten işe yarıyor mu?
2026 Türkiye için önemli bir eşik
Türkiye'de GETAT artık sağlık sisteminin dışında konuşulan bir alan değildir.
Mevzuat düzenlemeleri, Sağlık Bakanlığı tarafından yetkilendirilen uygulama merkezleri ve üniteler, üniversitelerde verilen sertifikalı eğitimler ve giderek genişleyen akademik çalışmalar bu alanın kurumsallaşmakta olduğunu gösteriyor.
Fakat bence bundan sonraki aşama çok daha önemlidir.
GETAT'ın uygulama döneminden bilimsel veri üretme dönemine geçmemiz gerekiyor.
Bir hastaya akupunktur uygulayıp;
“Hasta çok rahatladı.”
demek değerlidir ama bilim için yeterli değildir.
Bilim başka sorular sorar:
Ağrısı ne kadar azaldı?
Fonksiyonları ne kadar düzeldi?
Kullandığı analjezik miktarı değişti mi?
Uyku kalitesi arttı mı?
Yaşam kalitesi değişti mi?
Etki kaç hafta sürdü?
Yan etki oluştu mu?
Aynı protokol benzer hastalarda uygulandığında aynı sonuç tekrarlandı mı?
İşte kişisel klinik tecrübe ile bilimsel bilgi arasındaki sınır tam burada başlar.
Türkiye'nin büyük avantajı: güçlü sağlık sistemi ve büyük klinik veri
Türkiye'nin çok önemli bir imkânı var.
Üniversite hastaneleri…
Eğitim ve araştırma hastaneleri…
Şehir hastaneleri…
Aile sağlığı merkezleri…
GETAT uygulama merkezleri…
Ve milyonlarca insanın temas ettiği son derece geniş bir sağlık sistemi.
Bu yapı doğru bir bilimsel organizasyonla Türkiye'yi GETAT araştırmalarında dünyanın önemli merkezlerinden biri hâline getirebilir.
Hayal edelim:
Türkiye'nin farklı üniversitelerinde aynı klinik protokolle yürütülen çok merkezli akupunktur araştırmaları…
Standardize edilmiş uygulama yöntemleri…
Ortak sonuç ölçütleri…
Uzun dönem hasta takipleri…
Yan etki kayıtları…
Akupunkturun hangi hasta grubunda daha etkili, hangi grupta etkisiz olduğunun açıkça ortaya konduğu çalışmalar…
Ve bütün bunların uluslararası bilimsel dergilerde yayımlanması.
İşte o zaman Türkiye başka ülkelerin ürettiği akupunktur bilgisini yalnızca okuyan ülke olmaktan çıkar.
Bilgiyi üreten ülkelerden biri olur.
Birinci basamak bu hikâyenin dışında kalmamalı
Bir aile hekimi olarak sağlık sisteminin en önemli gücünün yalnızca hastaneler olmadığını özellikle vurgulamak isterim.
Türkiye'nin en büyük sağlık laboratuvarlarından biri aslında birinci basamaktır.
Çünkü aile hekimi hastayı yalnızca hastalandığında görmez.
Yıllar boyunca izler.
Hipertansiyonunu bilir.
Diyabetini bilir.
Kullandığı ilaçları bilir.
Ailesini, yaşam biçimini ve hastalık risklerini bilir.
Kısacası hastalığı değil, insanı zaman içerisinde görür.
Bu nedenle GETAT konusunda eğitim ve yetkinlik kazanmış hekimlerin birinci basamak dahil sağlık sisteminin farklı noktalarında nasıl değerlendirilebileceğinin bilimsel olarak tartışılması gerektiğine inanıyorum.
Elbette bunun şartları vardır:
Yetkinlik.
Sertifikasyon.
Uygun fiziki ortam.
Sterilizasyon.
Hasta güvenliği.
Doğru endikasyon.
Kayıt.
Takip.
Ve bilimsel denetim.
Hiç kimse her aile sağlığı merkezinin bir akupunktur merkezine dönüşmesini önermiyor.
Fakat kamu kaynaklarıyla eğitim verilmiş, belirli bir alanda yetkinlik kazanmış hekimlerin bilgi ve tecrübelerinden sağlık sisteminin nasıl yararlanabileceğini konuşmak zorundayız.
Çünkü kullanılmayan bilgi zamanla kaybolur.
Paylaşılmayan klinik tecrübe kişide kalır.
Ölçülmeyen sonuç ise bilime dönüşemez.
Akupunktur birkaç noktanın ezberi değildir
Akupunkturun geleceği açısından üzerinde durmamız gereken bir başka mesele daha var.
Akupunkturu hastalık isimlerinin karşısına birkaç nokta yazılan reçete listelerine indirgersek bu kadim bilgi sistemine de modern tıbba da haksızlık etmiş oluruz.
Baş ağrısı vardır; fakat her baş ağrısı aynı değildir.
Bel ağrısı vardır; fakat her bel ağrısının kaynağı aynı değildir.
Nefes darlığı vardır; fakat bazen arkasında basit bir solunum yolu problemi, bazen kalp hastalığı, bazen çok daha ciddi bir klinik tablo bulunabilir.
Bu nedenle akupunktur uygulayan kişinin her şeyden önce iyi bir klinisyen olması gerekir.
Önce anamnez.
Sonra muayene.
Sonra ayırıcı tanı.
Kırmızı bayrakların dışlanması.
Gerekirse laboratuvar ve görüntüleme.
Ardından doğru endikasyon.
Ve ancak bundan sonra akupunktur.
Çünkü önce hekimlik gelir, sonra yöntem.
İğneyi değerli yapan birkaç santimetrelik metal değildir.
Onu nereye, neden, ne kadar derine ve hangi hastada uygulayacağını bilen klinik akıldır.
Neden bir Türkiye Akupunktur Ekolü olmasın?
Bu soruyu özellikle sormak istiyorum.
Neden olmasın?
Anadolu binlerce yıldır medeniyetlerin, düşüncelerin ve tıp geleneklerinin kesiştiği bir coğrafyadır.
İbn Sînâ'nın sistematik tıp düşüncesinden modern Cumhuriyet tıbbına, bugün üniversitelerimizde yetişen hekim ve bilim insanlarına uzanan çok büyük bir entelektüel mirasımız var.
Bunun üzerine modern nöroanatomi, nörofizyoloji, görüntüleme, biyokimya ve kanıta dayalı tıp eklenebilir.
Ve Türkiye kendi bilimsel akupunktur yaklaşımını oluşturabilir.
Ama bunun yolu sloganlardan geçmez.
Üniversiteden geçer.
Laboratuvardan geçer.
Klinikten geçer.
Araştırmadan geçer.
Yayın yapmaktan geçer.
Eleştirel düşünceden geçer.
Ve en önemlisi, kendi yöntemini dahi sorgulamaktan korkmayan hekimlerden geçer.
Çünkü hekimin sadakati hiçbir yönteme değildir.
Ne iğneye…
Ne ilaca…
Ne herhangi bir ekole…
Hekimin ilk sadakati hastasına, vicdanına ve bilimedir.
Geleceğin hastanesinde belki de kavga olmayacak
Modern tıp mı?
Geleneksel tıp mı?
Belki birkaç yıl sonra bu tartışmayı oldukça eski bulacağız.
Çünkü geleceğin sağlık sistemi muhtemelen yöntemlerin birbirleriyle kavga ettiği değil, kanıt düzeylerine göre doğru hastanın çevresinde toplandığı bir sistem olacaktır.
Hastanın bir yanında görüntüleme bulunacak.
Bir yanında laboratuvar.
Gerektiğinde ilaç.
Gerektiğinde cerrahi.
Fizyoterapi ve rehabilitasyon.
Beslenme ve koruyucu hekimlik.
Ve bilimsel kanıtın desteklediği uygun hastada, uygun endikasyonda, eğitimli bir hekimin elinde akupunktur.
Bunların hiçbiri birbirinin düşmanı değildir.
Çünkü hepsinin sonunda aynı insan vardır.
Belki de Türkiye'nin GETAT politikasında yazması gereken yeni cümle tam olarak budur:
Gelenekten gelen bilgiyi reddetme.
Olduğu gibi de kabul etme.
Araştır.
Ölç.
Sına.
Güvenliğini belirle.
İşe yarayanı bilime kazandır.
Binlerce yıl önce bir hekim hastasının nabzını tutuyordu.
Bugün başka bir hekim aynı hastanın MR görüntüsüne bakıyor.
Yarın belki yapay zekâ onun genomunu, laboratuvarını ve yıllara yayılan sağlık verilerini birlikte değerlendirecek.
Araçlarımız değişiyor.
Bilgimiz büyüyor.
Fakat hasta yatağının başındaki temel soru binlerce yıldır değişmedi:
“Bu insana nasıl yardım edebilirim?”
Akupunkturun da GETAT'ın da Türkiye sağlık sistemindeki geleceği bu soruya verebildiğimiz bilimsel, güvenli ve vicdanlı cevabın içinde saklıdır.
Ve belki de geleceğin tıbbı, geçmişi silerek değil;
geçmişin bilgisini bilimin ışığında yeniden okuyarak kurulacaktır.