İçeriğe geç
8 Kasım 2026 Pazar
Dr. Mustafa UZKöşe Yazarı

Nahl Sûresi 90. Âyetin Işığında Bir Dünya: Adaletin Kaybolduğu, İhsanın Unutulduğu, Bencilliğin Yüceltildiği Toplum

Giriş: 65 okunma23 dk okuma
Paylaş

Sesli Dinle

Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.

Kur’an-ı Kerim’de bazı âyetler vardır ki birkaç kelimeyle insanın inanç dünyasını, ahlâkını, toplumsal ilişkilerini ve medeniyet tasavvurunu ortaya koyar. Nahl sûresinin 90. âyeti bunların başında gelir. Bu âyetin cuma hutbelerinde ve dinî konuşmalarda sıkça okunması da taşıdığı evrensel mesajın önemini göstermektedir. Çünkü âyet, insanın hem Allah’a hem kendisine hem de diğer insanlara karşı sorumluluklarını özlü bir şekilde ifade etmektedir.

Yüce Allah şöyle buyurur:

“Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve haddi aşmayı yasaklar. Düşünüp öğüt alasınız diye size öğüt verir.” (Nahl, 16/90).

Bu âyette üç emir ve üç yasak bulunmaktadır. İlk üç ilke insanı ve toplumu inşa ederken diğer üçü toplumu içeriden çürüten davranışlara karşı uyarmaktadır. Böylece âyet, sağlıklı bir insanın, huzurlu bir toplumun ve adalet temelli bir medeniyetin temel ölçülerini ortaya koymaktadır.

Ne var ki bugün dünyaya, özellikle de Müslüman toplumların sosyal ve ahlâkî ilişkilerine baktığımızda bu ilkelerin ne kadar hayati olduğunu daha iyi anlıyoruz. Adaletten söz edip yakınlarının haksızlıklarını görmezden gelenler, iyiliği savunup kendi çıkarlarından vazgeçmeyenler, kardeşlik ve ümmet söylemini dile getirirken kendi çevrelerinin yanlışlarını örtenler az değildir. Sorun yalnızca adaletsizlik değil; kayırmacılığın normalleşmesi, bencilliğin hayat tarzına dönüşmesi ve kötülük karşısında sessiz kalmanın alışkanlık hâline gelmesidir.

İşte Nahl sûresinin 90. âyeti, tam da bu noktada insanlığa yeniden seslenmektedir.

1. Adalet: Herkes için geçerli değilse adalet değildir

Âyetin ilk emri adalettir. Adalet, yalnızca mahkemelerde uygulanacak bir hukuk ilkesi değil; ailede, eğitimde, ticarette, yönetimde ve bütün insan ilişkilerinde gözetilmesi gereken temel bir ahlâkî sorumluluktur. Kişinin kendisi, ailesi, yakınları veya mensubu bulunduğu topluluk söz konusu olduğunda da değişmeyen bir ölçüdür.

Kur’an bu konuda şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik ederek adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.” (Nisâ, 4/135).

Bu âyet, adaletin en zor sınavının insanın kendi aleyhine konuşması gerektiğinde başladığını göstermektedir. İnsan başkasının yanlışını kolaylıkla görebilir; fakat kendi çıkarına dokunan bir haksızlık karşısında aynı duyarlılığı gösteremeyebilir.

Kayırmacılık, torpil, nepotizm ve çifte standart uygulamalarının temelinde de bu ahlâkî zaaf bulunmaktadır. Bir göreve ehil olanın değil tanıdığı olanın getirilmesi, hak edenin değil yakının tercih edilmesi, liyakatin yerini mensubiyetin alması adaletin zedelenmesidir. Bir insanın emeği ve yeterliliği yerine hangi aileye, gruba, cemaate veya çevreye mensup olduğunun belirleyici hâle gelmesi, toplumsal güveni de aşındırmaktadır.

Daha düşündürücü olan, bu davranışların bazen kardeşlik, vefa ve dayanışma gibi dinî ve ahlâkî kavramlarla örtülmeye çalışılmasıdır. Oysa haksızlık karşısında hakikatten yana tavır almayan bir kardeşlik anlayışı, adalet değil grup çıkarcılığı üretir. Müslüman olmak, kendi çevresindeki insanları her şartta savunmak değil; haklı kimse onun yanında, haksız kimse onun karşısında durabilmektir.

Hz. Peygamber’in, hırsızlık yapan soylu bir kadına ceza uygulanmaması için aracılık edilmek istenmesi üzerine, önceki toplumların güçlü ve itibarlı kimseleri suç işlediğinde serbest bırakıp güçsüzleri cezalandırmaları sebebiyle helâk olduklarını bildirmesi bu bakımdan son derece anlamlıdır. (Buhârî, Hudûd, 12; Müslim, Hudûd, 8).

Burada dünyevî şefaat ve nüfuz kullanımı meselesi de önemlidir. İnsanların makam, yakınlık ve tanışıklık ilişkilerini kullanarak hak etmeyen kişilere ayrıcalık sağlaması, iyilik değil adalete müdahaledir. Bir yakınının haksızlığını örtmek veya hak etmediği bir imkâna ulaşmasını sağlamak, dayanışma olarak gösterilemez.

Adaletin ölçüsü, yalnızca sevdiklerimize ve bizimle aynı düşüncede olanlara nasıl davrandığımız değildir. Kur’an, bir topluluğa duyulan kinin insanı adaletsizliğe sürüklememesi gerektiğini bildirir (Mâide, 5/8). Dolayısıyla adalet, bizimle aynı inancı veya düşünceyi paylaşmayanların haklarını da korumayı gerektirir.

Adalet, dostumuzun yanlışını örtmek değil, dostumuz da olsa yanlışa yanlış diyebilmektir. Düşmanımızın hakkını bile teslim edebilmektir.

2. İhsan: Adaletin ötesinde insan olabilmek

Âyetin ikinci emri ihsandır. İhsan; iyilik yapmak, güzel davranmak, merhametli ve cömert olmak, gerektiğinde kendi hakkından vazgeçerek başkasının iyiliğini gözetebilmektir.

Adalet, herkesin hakkını almasını güvence altına alır; ihsan ise insan ilişkilerini hakların ötesinde bir güzelliğe taşır. Adaletin bulunduğu yerde insanlar birbirlerinin haklarına tecavüz etmezler; ihsanın bulunduğu yerde ise birbirlerinin yükünü hafifletir, sıkıntılarına ortak olurlar. Bu bakımdan adalet toplumun ayakta kalmasını, ihsan ise güzelleşmesini sağlar.

Bugün insanlığın önemli problemlerinden biri, herkesin kendi hakkını ve çıkarını gözetirken başkalarının ihtiyaçlarına aynı duyarlılığı göstermemesidir. İnsanlar kendi geleceklerini güvence altına almanın, ailelerinin refahını artırmanın ve kendi gemilerini kurtarmanın peşindedir. Başkasının gemisinin batması çoğu zaman onları ilgilendirmemektedir.

Oysa insan yalnızca kendisi için yaşayan bir varlık değildir. Komşunun açlığına, öğrencinin imkânsızlıklarına, yetimin sahipsizliğine ve hastanın çaresizliğine duyarsız kalmak, ihsan anlayışının hayatımızdan uzaklaştığını gösterir.

Dahası, iyilik de zaman zaman menfaat ilişkisine dönüşmektedir. İnsanlar kendilerine fayda sağlayacak kişilere yardım etmekte, karşılık bekledikleri kimselere yakınlık göstermekte; kendilerine kazanç sağlamayacak ihtiyaç sahiplerini ise görmezden gelebilmektedir. Bu durumda iyilik, ihsan olmaktan çıkar ve alışverişe dönüşür.

Hz. Peygamber’in, “Sizden biri kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” buyruğu, bu ahlâkın temel ölçülerindendir (Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71).

İhsan, insanın sahip olduğu bilgi, makam ve imkânları yalnızca kendi yararına kullanmamasıdır. Eğitim de bu sorumluluğu kazandırmalıdır. Çocuklarımıza başarılı olmayı ve meslek sahibi olmayı öğrettiğimiz kadar paylaşmayı, yardımlaşmayı, başkasının başarısına sevinmeyi ve gerektiğinde kendi çıkarından vazgeçebilmeyi de öğretmeliyiz. Çünkü eğitim, yalnızca bilgili ve başarılı insanlar değil, başkalarının hakkını gözeten ve topluma fayda sağlayan bireyler yetiştirmelidir.

Adalet başkasının hakkını yememek, ihsan ise başkasının yükünü hafifletmektir.

3. Akrabaya yardım: Yakınından başlayarak insanlığa açılmak

Âyetin üçüncü emri, yakınlara yardım etmektir. İnsan iyiliğe önce en yakın çevresinden başlamalı; ailesinin ve akrabalarının ihtiyaçlarına karşı duyarlı olmalıdır. Akrabalık yalnızca kan bağı değil, aynı zamanda sorumluluk, dayanışma ve paylaşma ilişkisidir.

Ancak akrabaya yardım etmek, akrabayı haksız yere kayırmak anlamına gelmez. Bir yakınının ihtiyaçlarını karşılamak ihsandır; hak etmediği bir göreve getirilmesini sağlamak ise adaletsizliktir. Eğitim masraflarına destek olmak iyiliktir; başka bir öğrencinin hakkını elinden alarak yakınına imkân sağlamak kayırmacılıktır. Dolayısıyla akrabaya yardım, adalet ve ihsan ilkeleriyle birlikte anlam kazanır.

Bu sorumluluk yalnızca aile ve akraba çevresiyle de sınırlı değildir. Aileden akrabaya, akrabadan komşuya, komşudan topluma ve nihayet bütün insanlığa uzanan bir dayanışma bilinci söz konusudur. Bugün Müslüman toplumların üzerinde düşünmesi gereken meselelerden biri de ümmet söylemiyle yaşanan hayat arasındaki mesafedir. Kardeşlikten ve dayanışmadan söz etmek yeterli değildir. Bir yetimin, yoksulun, işsizin, öğrencinin veya yaşlının hayatını kolaylaştırmak; dünyanın herhangi bir yerinde zulme uğrayan ve açlık çeken insanların acısını hissedebilmek de bu bilincin gereğidir.

Birbirimizin hakkını korumadığımız, ihtiyaçlarını gözetmediğimiz ve sıkıntılarına ortak olmadığımız sürece kardeşlik söylemi, hayatın içinde karşılığı bulunmayan bir temenni olarak kalır.

4. Fahşâ: Ahlâkî çirkinliğin normalleştirilmesi

Yüce Allah, üç iyiliği emrettikten sonra üç kötülüğü yasaklamaktadır. Bunların ilki fahşâdır. Fahşâ, insanın fıtratına, ahlâka ve edep ölçülerine aykırı çirkin söz ve davranışları ifade eder. Kavram yalnızca cinsel ahlâksızlıklarla sınırlandırılamaz; insan onurunu zedeleyen ve ahlâkî sınırları aşan davranışları da kapsar.

Burada üzerinde durulması gereken husus, kötülüğün yalnızca işlenmesi değil, zamanla normal kabul edilmesidir. Yalan söylemenin, haksız kazanç elde etmenin, insanları aldatmanın, mahremiyeti çiğnemenin ve başkalarının onurunu hedef alan davranışların olağan karşılanması, ahlâkî duyarlılığın zayıfladığını gösterir. Daha da önemlisi, kötülüğün özendirilerek toplumsal kabule dönüştürülmesidir. Eğitim ve iletişim araçları bu noktada önemli bir sorumluluk taşımaktadır. Başarıyı yalnızca para ve şöhretle ölçen, gücü haklılığın yerine koyan ve insan ilişkilerini çıkar üzerine kuran anlayışlar, sağlıklı bir ahlâk eğitimiyle bağdaşmaz.

Fahşâ yasağı, insanın yalnızca kendi davranışlarını değil, toplumda çirkinliği yaygınlaştıran tutumları da sorgulamasını gerektirir.

5. Münker: Yanlışa karşı sessiz kalmak da bir sorumluluktur

Âyetin ikinci yasağı münkerdir. Münker, aklın, sağduyunun ve vahyin ilkelerinin reddettiği kötü ve zararlı davranışları ifade eder. Karşısında yer alan ma'rûf ise akıl, vicdan ve vahyin rehberliğinde iyi ve doğru olarak tanınan davranışlardır. Bu sebeple iyiliği yaygınlaştırmak ve kötülüğe engel olmak, Müslüman toplumun temel sorumluluklarındandır.

Ancak bugün önemli bir çelişkiyle karşı karşıyayız: İnsanlar yanlışın ne olduğunu bilmekte, fakat söz konusu yanlış kendi yakınları veya mensubu oldukları çevre tarafından yapıldığında sessiz kalabilmektedirler. Başkasının yolsuzluğunu eleştiren kişi, kendi yakınının benzer davranışını savunabilmekte; başka bir grubun yanlışını gündeme getirenler, kendi gruplarındaki hataları görmezden gelebilmektedir.

Böylece hakikat, mensubiyetin gerisine itilmektedir.

Dinî kimlik de bazen kişinin kendi çevresini savunma aracına dönüşebilmektedir. Oysa hiçbir cemaat, grup, tarikat, parti, mezhep veya şahıs hakikatin üzerinde değildir. Mensubiyet, hiç kimseye yanlış yapma ayrıcalığı kazandırmaz. Dinî sorumluluk, insanın kendi yanlışlarını daha büyük bir dikkatle sorgulamasını gerektirir.

Kötülüğe karşı çıkmak elbette hakaret etmek veya düşmanlık üretmek değildir. Yanlışı, adalet ve hikmet ölçüleri içinde dile getirmek gerekir. Hz. Peygamber’in kötülüğü gören kimsenin gücü yetiyorsa eliyle, buna gücü yetmiyorsa diliyle, buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle karşı çıkmasını bildiren hadisi, bu sorumluluğun farklı şartlarda yerine getirileceğini göstermektedir (Müslim, Îmân, 78).

Bir toplumda kötülük yapanların varlığı kadar, kötülüğü gördüğü hâlde çıkarı, yakınlığı veya korkusu sebebiyle susanların çoğalması da tehlikelidir.

6. Bağy: Gücün hak ve hukukun önüne geçirilmesi

Âyetin üçüncü yasağı bağydir. Bağy; haddi aşmak, haksızlık etmek ve başkalarının haklarına tecavüz etmek anlamlarına gelir. Makamın, servetin veya nüfuzun başkalarının haklarını çiğnemek için kullanılması da bu kapsamda değerlendirilmelidir.

Bir insanın makamını kişisel çıkarları için kullanması, kamu imkânlarını kendi çevresine tahsis etmesi, başkalarının emeğini sömürmesi ve kendisini hesap vermekten muaf görmesi bağy anlayışının farklı görünümleridir.

Dünya ölçeğinde de güçlü olanın haklı sayıldığı, zayıfın hukukunun kolaylıkla ihlal edildiği ve ekonomik veya siyasî çıkarların insan hayatının önüne geçirildiği örneklerle karşılaşıyoruz. Savaşlarda sivillerin ve çocukların hayatlarının değersizleştirilmesi, güçsüz tarafların sömürülmesi ve uluslararası hukuk ilkelerinin çıkarlar doğrultusunda seçici biçimde uygulanması insanlığın ortak vicdanını ilgilendiren sorunlardır.

Burada esas olan, haksızlığın kim tarafından ve hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın haksızlık olarak görülmesidir. Müslümanlar da başkalarının zulmünü eleştirirken kendi çevrelerindeki haksızlıkları görmezden gelmemelidir. Çünkü adalet, yalnızca başkasının bize yaptığı haksızlığa itiraz etmek değil, bizim başkasına yaptığımız haksızlıktan da vazgeçmektir.

Bağy yasağı, gücün sınırsız olmadığını; makamın bir emanet olduğunu ve hiçbir insanın diğerinin hakkını keyfî biçimde ihlal edemeyeceğini hatırlatmaktadır.

7. Üç emir ve üç yasak: Eğitimin de temel ilkeleri

Nahl sûresinin 90. âyeti yalnızca bireysel davranışları düzenleyen bir ahlâk metni değil, aile, okul, kurum ve toplum hayatını şekillendirecek bir eğitim programıdır. Çünkü adalet, ihsan ve yardımlaşmanın öğrenilmesi; fahşâ, münker ve bağydan uzak durulması, insanın karakter eğitimini doğrudan ilgilendirir.

Eğitimde adalet ve liyakat esas alınmalıdır. Öğrenciler arasında ayrımcılık yapılmamalı, başarı ve değerlendirmede objektif ölçüler gözetilmelidir. Bir öğrencinin başarısı ailesinin veya çevresinin kim olduğuna göre değil, emeğine ve yeterliliğine göre değerlendirilmelidir. Eğitim kurumlarında torpilin ve kayırmacılığın bulunması yalnızca bir öğrencinin hakkını yemek değildir; bütün öğrencilere yanlış bir hayat dersi vermektir: “Çalışmak ve hak etmekten daha önemlisi doğru insanları tanımaktır.”

Eğitim aynı zamanda ihsan sahibi insan yetiştirmelidir. Bilgili ve meslek sahibi olmak elbette önemlidir; ancak başkasının hakkını gözetmeyen, ihtiyaç sahibine yardım etmeyen ve yalnızca kendi çıkarını düşünen bir insanın eğitiminde önemli bir eksiklik vardır. Bu nedenle paylaşma, yardımlaşma, merhamet ve sorumluluk bilinci eğitim sürecinin ayrılmaz parçası olmalıdır.

Son olarak öğrenciye yanlış karşısında susmamak, gerektiğinde adalet ve hakkaniyet çerçevesinde itiraz edebilmek öğretilmelidir. Öğretmen ve yöneticiler de anlattıkları değerleri davranışlarıyla göstermelidir. Çünkü çocuklar ve gençler çoğu zaman kendilerine söylenenlerden çok, büyüklerinin yaptıklarından etkilenirler.

8. Müslüman toplumlar kendi ahlâkî muhasebelerini yapmalıdır

Müslümanlar adaletin, merhametin, kardeşliğin ve yardımlaşmanın dinî emirler olduğunu bilmektedir. Hutbelerde, sohbetlerde ve dinî yayınlarda bu değerler sık sık dile getirilmektedir. Buna rağmen söz konusu ilkelerin toplumsal hayatta yeterince karşılık bulmaması üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişkidir.

Adaleti emreden bir dine mensup olup adaletsiz davranmak; kardeşlikten söz edip kardeşinin hakkını gözetmemek, ihsanı anlatıp ihtiyaç sahibine sırt çevirmek, dinî söylem ile ahlâkî davranış arasındaki mesafeyi büyütmektedir.

Bu çelişkinin önemli sebeplerinden biri, dinî kimliğin zaman zaman ahlâkî sorumluluğun önüne geçirilmesidir. Kişi kendisini dindar veya bir dinî topluluğun mensubu olarak tanımladığında, bu kimliğin kendisine dokunulmazlık kazandırdığını düşünebilmektedir. Kendi yanlışlarını sorgulamak yerine mensubiyetini savunmayı tercih edebilmektedir.

Oysa dinî kimlik, insanı hesap vermekten kurtaran bir ayrıcalık değil, daha fazla sorumluluk yükleyen bir emanettir. Bir Müslümanın ölçüsü yalnızca neye inandığı değil, inandığı değerleri hayatında ne kadar gerçekleştirdiğidir.

Bu sebeple kendimize şu soruları sormalıyız: Bizim tarafımızdan yapıldığında görmezden geldiğimiz, başkası yaptığında eleştirdiğimiz yanlışlar var mı? Hak edenin değil, yakınımızın kazanmasını istediğimiz oluyor mu? Mensubiyetimizi hakikatin önüne geçiriyor muyuz? İmkânlarımız olduğu hâlde ihtiyaç sahiplerine yardım etmekten kaçınıyor muyuz?

Bu sorular başkalarını yargılamak için değil, öncelikle kendimizi hesaba çekmek için sorulmalıdır. Çünkü toplumsal değişim, insanın önce kendi davranışlarını sorgulamasıyla başlar.

9. Dünya araştırmaları da aynı toplumsal tehlikeye işaret ediyor

Bu mesele yalnızca dinî ve ahlâkî bir değerlendirme değildir. OECD'nin 2025 tarihli Government at a Glance raporu, kayırmacılık, rüşvet ve çıkar çatışması gibi uygulamaların kamu yönetiminin niteliğini ve kurumlara duyulan güveni zayıflattığına dikkat çekmektedir.

Bu bulgular, kayırmacılık ve yolsuzluğun yalnızca ekonomik kayıplara değil, toplumsal güvenin aşınmasına da yol açtığını göstermektedir. İnsanlar hak edenin değil, yakını olanın kazandığına inanmaya başladığında emeğe, dürüstlüğe ve adalete duyulan güven de zayıflar.

Demek ki adalet, yalnızca dinî bir yükümlülük veya hukukî bir düzenleme değil; toplumun huzurunu ve geleceğini ayakta tutan temel bir değerdir.

Sonuç: Kur’an’ın altı ilkesiyle yeniden insan olmak

Nahl sûresinin 90. âyeti, insan ve toplum hayatını ayakta tutan üç emri (adalet, ihsan ve akrabaya yardım) ve toplumu yozlaştıran üç yasağı (fahşâ, münker ve bağy) bir arada ortaya koymaktadır. Bu altı ilke, sağlam bir karakterin ve huzurlu bir toplumun temelidir.

Bugün özellikle Müslümanların bu ilkeler ışığında kendi hayatlarını sorgulaması gerekir. Yakınını kayırmak, mensubiyet uğruna haksızlığı örtmek ve kendi çıkarını başkasının hakkının önüne geçirmek, kardeşlik ve adalet anlayışıyla bağdaşmaz. Kur’an, yalnızca kendi gemimizi kurtarmayı değil, başkasının sıkıntısına da el uzatmayı öğretir.

Âyetin sonundaki “Düşünüp öğüt alasınız diye size öğüt verir” ifadesi, ilâhî çağrının özünü hatırlatır: Düşünmek, öğüt almak ve gereğini yerine getirmek.

Önemli olan adaleti anlatmak değil adil olmak, ihsanı övmek değil iyilik yapmak, kardeşlikten söz etmek değil kardeşinin hakkını korumaktır. Çünkü Kur’an’ın inşa etmek istediği insan, inandığı değerleri yalnızca dilinde değil, hayatında yaşatandır.

Kaynaklar:

Kur'an-ı Kerim: Nahl 16/90; Nisâ 4/135; Mâide 5/8.

Buhârî, Îmân, 7; Hudûd, 12.

Müslim, Îmân, 71, 78; Hudûd, 8.

OECD, Government at a Glance 2025.

Paylaş
Bu yazı yazarın kişisel görüşüdür.

Dr. Mustafa UZ — diğer yazılar

Yorumlar

Yorumlar editör onayından sonra yayımlanır.