İçeriğe geç
8 Kasım 2026 Pazar
Gülden Bengü BİLGİNKöşe Yazarı

KADININ EMEĞİNE DEĞİL ÖNYARGILARIMIZA SINIR KOYALIM

Giriş: 41 okunma19 dk okuma
KADININ EMEĞİNE DEĞİL ÖNYARGILARIMIZA SINIR KOYALIM
Paylaş

Sesli Dinle

Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.

Ankara ziyaretimiz sırasında, Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri'nin kabrini ziyaret etmek üzere camiye gittik. Manevi atmosferiyle insanı düşünmeye, kendi iç dünyasına yönelmeye davet eden bu mekânda, avludan yükselen bir vaazın sözlerine kulak verdik. Ne var ki duyduklarım, ziyaretin huzurunu gölgeleyen derin bir sorgulamaya dönüştü.

Vaazı veren din görevlisi, kadınların çalışmasına karşı bir yaklaşım sergiliyor, kadınların bazı mesleklerde bulunmasını uygun görmediğini ifade ediyordu. Özellikle kadınların kamyon şoförlüğü yapmasını eleştirmesi dikkatimi çekti. Bir kadının direksiyon başında olması neden rahatsızlık verici bulunuyordu? Bir mesleğin kadın ya da erkek tarafından yapılmasını belirleyen ölçü, kişinin yetkinliği ve sorumluluğu değil miydi?

Daha önemlisi, bu değerlendirmeler hangi dinî hükme dayanıyordu? Elbette herkesin aile hayatına, çalışma düzenine ve toplumsal rollere ilişkin düşünceleri olabilir. Ancak kişisel düşüncelerle dinî hükümler arasındaki sınırın korunması gerekir. Hele ki bu düşünceler cami kürsüsünden, dinî otoritenin temsil edildiği bir ortamda dile getiriliyorsa sorumluluk çok daha büyüktür. Çünkü kürsüden söylenen her söz, dinleyenler tarafından yalnızca bir kişinin görüşü olarak algılanmayabilir. Kimi zaman dinin emriymiş gibi kabul edilebilir.

İşte asıl mesele burada başlamaktadır.

İslam kadının çalışmasını yasaklıyor mu?

Kur'an-ı Kerim'in Nisâ suresinin 32. ayetinde şöyle buyrulur:

“Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır.”

Bu ayetin bağlamı yalnızca ücretli çalışma hayatı değildir; kişinin kazancı, emeği ve hakları bakımından daha geniş bir anlam taşır. Ancak kadınların kazancını açıkça tanıyan bir ayet karşısında, kadınların ekonomik faaliyette bulunmasının dinen kategorik olarak yasaklandığını ileri sürmek nasıl mümkün olabilir?

İslam tarihinde bunun somut örnekleri de bulunmaktadır. Peygamber Efendimizin ilk eşi Hz. Hatice, ticaretle uğraşan, ticari faaliyetlerini yöneten ve ekonomik varlığı bulunan bir kadındı. Hz. Muhammed'in onun ticari faaliyetlerinde görev aldığı da tarihî kaynaklarda anlatılmaktadır.

Hz. Hatice'nin ticari kimliği, Peygamberimizin hayatında yok sayılmış bir durum değildir. Hz. Âişe ise yalnızca aile hayatıyla değil; hadis, fıkıh, eğitim ve ilmî rehberlik alanındaki birikimiyle İslam tarihinin önemli şahsiyetlerinden biridir. Erkekler ve kadınlar kendisine sorular yöneltmiş, onun ilminden yararlanmıştır.

İslam'ın ilk dönemlerinde ticaret yapan, zanaatla uğraşan, ürettiklerini satan ve toplumsal görevler üstlenen başka kadınlar da bulunuyordu. Örneğin Abdullah Bin Mesud'un eşi Rayta'nın zanaatıyla gelir elde ettiği ve ailesine yaptığı harcamalar konusunda Peygamberimize danıştığı aktarılmaktadır. Peygamberimizin bu harcamaları sevap ve mükâfat bağlamında değerlendirdiği rivayet edilir.

Bu örnekler karşısında şu soruyu sormak gerekir: Peygamberimizin yaşadığı toplumda kadınlar ekonomik ve ilmî hayatın içinde bulunabiliyorken, bugün kadınların meslek sahibi olmasını hangi gerekçeyle dinin dışında gösterebiliriz?

Kadere iman islamın şartıdır

İslam inancının temel esaslarından biri kadere imandır. Ancak kadere rıza göstermek, insanın sorumluluklarını terk etmesi ya da hayatın değişen şartları karşısında çaresiz bırakılması anlamına gelmez. Kur'an-ı Kerim'in Lokmân suresi 34. ayetinde, hiç kimsenin yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilemeyeceği bildirilir. Bu ilahî hatırlatma karşısında insanın kendi geleceğinden bile emin olamadığı bir dünyada, başkalarının hayatına kesin sınırlar çizmekte bu kadar cesur davranması düşündürücü değil midir? Mesela kamyon şoförlüğü normal şartlarda ağır çalışma koşullarından dolayı bir kadın için yapmayı tercih edeceği bir meslek değilken eğer bu mesleği icra ediyorsa, etmek zorunda kalıyorsa o zaman insan olana yakışan bu durumu eleştirmek, yargılamak değil herkesin bir kader yolculuğu olduğunu bilerek o hayata saygı göstermektir.

Herkes kendi kaderini yaşar; hiç kimse bir başkasının kaderini yaşamaz.

Bir kadının eşi vefat etmiş olabilir. Boşanmış olabilir. Hiç evlenmemiş olabilir. Anne ve babasını kaybetmiş, çocuklarının bütün sorumluluğunu tek başına üstlenmiş olabilir. Peki bu kadın ne yapacaktır? Onun bakmak zorunda olduğu çocukları, ödemek zorunda olduğu faturaları yok mudur? Geçimini sağlamak için çalışması gerektiğinde ona hangi kapı gösterilecektir?

Kadının ekonomik varlığını bütünüyle babasına veya eşine bağlayan bir anlayış, bu iki desteğe sahip olmayan kadınların hayatına nasıl bir çözüm sunmaktadır? Üstelik mesele yalnızca zorunluluk değildir. Bir kadının çalışmak istemesi için mutlaka yoksul, dul veya çaresiz olması gerekmez. İnsanın yeteneklerini geliştirmesi, üretmesi, ilim öğrenmesi ve emeğiyle topluma katkıda bulunması başlı başına değerlidir. Bir kadın bilim insanı olmak isteyebilir. Hekim, mühendis, öğretmen, çiftçi, girişimci veya kamyon şoförü olmak isteyebilir. Kabiliyetini geliştirmek, üretmek, topluma katkıda bulunmak ve kendi emeğinin karşılığını almak isteyebilir. Bütün bunlar neden yalnızca erkekler için doğal kabul edilmelidir? İnsanın yeteneği de imkânları da hayat karşısındaki sorumluluğu da cinsiyetinden ibaret değildir.

Kadın doktora ihtiyaç duyup kız çocuklarının eğitimini sorgulamak

Toplumsal hayatımızda üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir çelişki daha bulunmaktadır. Bazı aileler, mahremiyet hassasiyetleri nedeniyle kadınların kadın hekimler tarafından muayene edilmesini tercih edebilmektedir. Bu, kişisel bir tercih olarak anlaşılabilir.

Ancak aynı anlayışın kız çocuklarının eğitimini ve kadınların meslek sahibi olmasını sınırlandırması ciddi bir tutarsızlık doğurur. Kadın hekim istiyorsak o hekimin yetişmesine imkân tanımamız gerekir. Kadın öğretmen istiyorsak kız çocuklarının eğitimini desteklememiz gerekir. Kadınların ihtiyaç duydukları hizmetleri yine kadınlardan almalarını bekliyorsak o hizmetleri verecek kadınların çalışma hayatına katılmasını neden sorguluyoruz?

Bir toplum, kadınların hizmetine ihtiyaç duyarken onların yetişme ve çalışma hakkını nasıl görmezden gelebilir? Bu çelişki yalnızca kadınların meselesi değildir. Toplumun kendi ihtiyaçlarıyla kendi söylemleri arasında kuramadığı tutarlılığın da göstergesidir.

Kadın yalnızca aile içindeki görevlerinden mi ibarettir?

Annelik değerlidir. Aile hayatı değerlidir. Çocuk yetiştirmek, bir insanın geleceğine emek vermektir. Ancak anneliğin değerini savunmak, kadının diğer bütün yeteneklerini ve imkânlarını yok saymayı gerektirmez. Bir kadın hem anne hem hekim olabilir. Hem eş hem akademisyen olabilir. Hem aile hayatına emek verip hem de ekonomik hayata katkı sağlayabilir. Aynı şekilde çalışma hayatına katılmamayı tercih eden bir kadının seçimi de saygıyı hak eder. Burada savunulması gereken, tek bir yaşam biçimi değil; kadının iradesine ve insan olarak taşıdığı değere saygıdır.

Kur'an-ı Kerim'in Tevbe suresi 71. ayetinde mümin erkeklerle mümin kadınların birbirlerinin velileri, yani destekleyicileri ve yardımcıları olduğu; iyiliği teşvik etme ve kötülükten sakındırma sorumluluğunu birlikte taşıdıkları bildirilir. Bu ortak sorumluluk anlayışı, kadını toplumsal hayatın bütünüyle dışına iten bir yaklaşımın sorgulanmasını gerektirir.

Bir din görevlisinin sözleri neden yalnızca kendisini ilgilendirmez?

Burada eleştirimin hedefi bir kişinin inancı, ibadeti veya şahsiyeti değildir. Sorun, topluma dinî rehberlik sunan bir makamın taşıdığı sorumluluktur. Bir din görevlisi, kürsüye çıktığında yalnızca kendi düşüncelerini ifade eden sıradan bir konuşmacı değildir. Dinleyenlerin önemli bir bölümü onun sözlerini dinî bilgi ve rehberlik olarak değerlendirebilir. Bu nedenle vaazlarda kullanılan dilin, verilen örneklerin ve yapılan yorumların güvenilir kaynaklara dayanması gerekir. Kadınların çalışma hayatından uzak tutulması gerektiğini savunan bir yaklaşım, dinî bir hüküm olarak sunuluyorsa bunun Kur'an ve sahih sünnet açısından temellendirilmesi beklenir. Aksi takdirde gelenek, kültür ve kişisel kanaat ile dinin esasları birbirine karışır. Din görevlilerinin farklı fıkhî yorumları aktarması elbette mümkündür. Ancak bir yorumun varlığı, onun bütün Müslümanlar için tartışmasız ve değişmez bir hüküm olduğu anlamına gelmez. Asıl ihtiyaç duyulan şey, dinî bilginin yorumla, yorumun da kişisel tercihle karıştırılmamasıdır.

Peki bu anlayış nasıl değişebilir?

Sorunun çözümünü yalnızca bir imamın uyarılmasında aramak yeterli değildir. Çünkü benzer yaklaşımlar farklı yerlerde, farklı kişiler tarafından yeniden üretilebiliyorsa mesele bireysel olmaktan çıkmış demektir.

Diyanet İşleri Başkanlığının mevcut düzenlemelerinde vaaz ve irşat hizmetlerinin planlanması için il ve ilçe düzeyinde irşat kurulları öngörülmektedir. Dolayısıyla yeni bir sistem kurmaktan önce, mevcut sistemin içerik kalitesi ve hesap verebilirlik açısından nasıl güçlendirilebileceği değerlendirilmelidir. Öncelikle din görevlilerinin mesleki eğitimlerinde, kadınların İslam tarihindeki ilmî, ekonomik ve toplumsal rollerine daha kapsamlı yer verilmelidir. Hz. Hatice'nin ticareti, Hz. Âişe'nin ilmî faaliyetleri ve kadın sahabilerin meslekleri yalnızca tarihî hatıralar olarak değil, günümüz meselelerini anlamaya yardımcı örnekler olarak ele alınmalıdır. Vaaz içerikleri için kaynak doğruluğunu ve toplumsal etkileri gözeten bir değerlendirme mekanizması geliştirilmelidir. Bu mekanizma, din görevlilerinin düşünce özgürlüğünü ortadan kaldıran bir sansür anlayışına değil; dinî hüküm, yorum ve kişisel kanaat arasındaki ayrımın açıkça yapılmasına dayanmalıdır. Ayrıca dinî rehberlik hizmetlerinin geliştirilmesinde kadın ilahiyatçıların, akademisyenlerin ve farklı mesleklerden kadınların görüşlerine düzenli biçimde başvurulmalıdır. Kadınların hayatına ilişkin meselelerin, kadınların tecrübeleri dinlenmeden ele alınması eksik bir yaklaşım olacaktır.

Günümüzde teknolojinin geldiği durum göz önüne alındığında, camilerde verilen vaazlarla ilgili vatandaşların görüşlerini iletebilecekleri erişilebilir, şeffaf ve sonuçları değerlendirilen geri bildirim süreçleri oluşturulmalıdır. Bir vatandaşın duyduğu sözleri sorgulaması ve memnuniyetini veya memnuniyetsizliğini dile getirmesi de dinî değerlere saygısızlık olarak görülmemelidir.

Ayrıca vaazlarda yalnızca kadınların sorumluluklarından değil, erkeklerin aile içindeki sorumluluklarından da söz edilmelidir. Çocuk yetiştirmek, aileyi korumak, yaşlılara bakmak ve hayatın yükünü paylaşmak neden yalnızca kadın üzerinden anlatılmaktadır? Ailenin güçlenmesi, bir tarafın diğerine bağımlı kılınmasıyla değil; karşılıklı sorumluluk, saygı ve dayanışmayla mümkün olabilir.

Mesele kadınların çalışmasından daha büyüktür

Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri'nin kabrini ziyaret ettiğim o gün, zihnimde kalan yalnızca bir vaaz olmadı. Daha büyük bir soruyla ayrıldım: Biz dini mi anlatıyoruz, yoksa kendi alışkanlıklarımızı dinin diliyle mi meşrulaştırıyoruz? Bu sorunun cevabı, yalnızca kadınların çalışma hayatını değil; çocuklarımızın nasıl yetişeceğini, dinî kurumlara duyulan güveni ve toplumun geleceğini de ilgilendiriyor.

İslam tarihindeki kadınların ilim, ticaret ve toplumsal hayata katılımına ilişkin örnekler ortadayken, bugünün kadınlarını yalnızca ev içindeki görevleriyle tanımlamak ne kadar doğru olabilir? Bir kadın kamyon kullanabilir, ameliyat yapabilir, bilimsel araştırma yürütebilir, ticaret yapabilir veya evinde çocuklarını yetiştirmeyi tercih edebilir. İnsanın değerini belirleyen yalnızca yaptığı meslek olmadığı gibi, cinsiyeti de onun kabiliyetlerinin sınırı değildir. Dinî rehberliğin görevi insanları kalıplara hapsetmek değil; bilgiyle, hikmetle ve adalet duygusuyla yol göstermektir. Ve belki de artık cami kürsülerinden “Kadınlar ne yapmamalı?” diye sormak yerine, “Kadının sahip olduğu imkânları geliştirmesine ve topluma katkıda bulunmasına nasıl destek olabiliriz?” diye sormalıyız. Çünkü bir toplumun geleceği, kadınlarının imkânlarını daraltarak değil, bütün bireylerinin bilgi, emek ve yeteneklerini değerlendirerek güçlenir.

Bir din görevlisinin sözleri suç oluşturmasa bile, kadınların onurunu ve toplumsal varlığını zedeleyen bir söylem kurumsal açıdan sorgulanmalıdır.

Bu nedenle beklentimiz yalnızca bir din görevlisinin uyarılması değildir. Vaazların kaynak güvenilirliğinin değerlendirilmesi, din görevlilerinin hizmet içi eğitimlerinin güçlendirilmesi, kadın ilahiyatçıların görüşlerine başvurulması ve vatandaşların şikâyetlerinin sonuçlandırılması için etkili bir sistem kurulmalıdır.

10 Kasım'a Doğru: Atatürk'e Minnet, Türk Kadınına Sözümüz Var

Birkaç gün sonra, 10 Kasım 2026'da, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü ebediyete intikalinin 88. yılında saygı, rahmet ve minnetle anacağız. Atatürk'ün Türk kadınına açtığı yol, yalnızca bir hukuk düzenlemesinden ibaret değildi. Kadının eğitimde, bilimde, siyasette, ekonomide ve toplumsal hayatın her alanında varlık göstermesinin önünü açan büyük bir Cumhuriyet dönüşümünün parçasıydı.

Üstelik Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün anıldığı 10 Kasım günlerinde, bu ülkenin tarihine ve ortak hafızasına karşı gösterilen duyarlılığı da düşünmek gerekiyor. Diyanet İşleri Başkanlığının Atatürk'ü anma mesajları yayımlaması kıymetlidir. Ancak kurumun bu yaklaşımının, görev yapan bütün din görevlilerinin tarih bilincine ve toplumsal sorumluluğuna yansıması da beklenir.

Türk kadınları, 1930 yılında belediye seçimlerinde, 1933 yılında muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934 tarihinde ise milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını kazandı. Atatürk'ün kadınların toplumsal hayattaki yerini güçlendiren anlayışı, bugün de bize önemli bir sorumluluk yüklüyor.

Kadınların haklarını yalnızca geçmişin kazanımları olarak anmak değil, onları bugünün hayatında korumak, geliştirmek ve geleceğe taşımak zorundayız.

Bugün bir kadın kamyon direksiyonunda olabilir. Bir başka kadın laboratuvarda bilimsel araştırma yürütüyor, bir diğeri ameliyathanede hayat kurtarıyor, bir başkası tarlada üretiyor, sınıfta çocuk yetiştiriyor ya da kendi işini kuruyor olabilir. Hepsi bu ülkenin insanıdır. Hepsinin emeği değerlidir. Hiçbirinin hayatı, başkalarının önyargılarına sığdırılamaz.

Atatürk'ün izinde hiç durmadan yürümeye söz vermiş nice Türk kadını gibi ben de inanıyorum ki Cumhuriyet kadınları, kendilerine açılan yolda ilerlemekle yetinmeyecek; bilimde, sanatta, üretimde, eğitimde ve toplumsal yaşamın her alanında yeni yollar açmaya devam edecektir.

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk,

Türk kadınının eşit yurttaşlık mücadelesine verdiğiniz destek, öncülük ettiğiniz devrimler ve açtığınız çağdaşlaşma yolu için size minnettarız. Sizi, ebediyete intikalinizin 88. yılında saygıyla, özlemle ve rahmetle anıyorum. Biz Türk kadınları, Cumhuriyetin bize sunduğu imkânları yalnızca kullanmakla kalmayacak; çalışarak, üreterek, düşünerek, sorgulayarak ve topluma katkı sunarak onları daha ileriye taşıyacağız.

Çünkü biliyoruz ki bir milletin geleceği, kadınlarının sesini kısarak değil, onların bilgi ve emeğini özgürce ortaya koyabildiği bir toplum inşa ederek aydınlanır. Ve Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri'nin manevi huzurunda başlayan bu düşüncelerimi, bir kez daha aynı soruyla tamamlamak istiyorum:

Kendi yarınımızı bile bilmezken, başkalarının yarınına hükmetme cesaretini nereden buluyoruz?

İmanın şartlarından biri olan kadere inanmayı insanlara öğütleyenler, her insanın kendi kaderini yaşadığını ve hiç kimsenin bir başkasının kaderi üzerinde hüküm verme hakkına sahip olmadığını da unutmamalıdır.

KAYNAKÇA VE BAŞVURULAN ESERLER

Kur'an-ı Kerim ve Diyanet kaynakları

1. Nisâ Suresi, 32. Ayet – Diyanet Kur'an Yolu Tefsiri

2. Lokmân Suresi, 34. Ayet – Diyanet Kur'an Yolu Tefsiri

3. Tevbe Suresi, 71. Ayet – Diyanet Kur'an Platformu

4. Diyanet İşleri Başkanlığı – Din Hizmetleri Uygulama Genelgesi (PDF)

İslam tarihi ve kadınların toplumsal rolleri

5. TDV İslâm Ansiklopedisi – Hz. Hatice

6. TDV İslâm Ansiklopedisi – Hz. Âişe

Cumhuriyet ve kadın hakları

7. Atatürk Ansiklopedisi – Atatürk Döneminde Kadın Hakları

8. Atatürk Ansiklopedisi – Kadın Temsiliyeti ve 1935 Seçimleri

Hukuki dayanak ve ilgili makale

9. Türk Ceza Kanunu – 5237 Sayılı Kanun (Mevzuat Bilgi Sistemi) — Madde 216/2.

Paylaş
Bu yazı yazarın kişisel görüşüdür.

Gülden Bengü BİLGİN — diğer yazılar

Yorumlar

Yorumlar editör onayından sonra yayımlanır.