Gülden Bengü BİLGİNKöşe YazarıEKRANLARDA NEYİ KAYBEDİYORUZ?

Sesli Dinle
Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.
Bir zamanlar bilgi edinmek, dünyayı tanımak, yeni şeyler öğrenmek için açılan televizyonlarımızda bugün neyi seyrediyoruz? Bağırışları, hakaretleri, aile mahremiyetinin teşhirini, insan onurunun reyting uğruna örselenmesini izlemeye devam ediyoruz. Şaşkınlıkla, hatta zaman zaman akıl tutulması yaşayarak izlediğimiz bu yayınlar karşısında artık üzerinde yüksek sesle düşünmemiz gerektiğine inandığım bir mesele var: Toplum olarak ekranların karşısında neye dönüşüyoruz?
Özellikle bazı gündüz kuşağı programlarında, insanların en mahrem acıları milyonların önünde bir gösteriye dönüştürülüyor. Kaba ve argo ifadeler, seviyesiz tartışmalar, bitmek bilmeyen suçlamalar, aldatma hikâyeleri ve aile içi çatışmalar neredeyse sıradan bir eğlence malzemesi olarak sunuluyor. Üstelik bütün bunlar, toplumun önemli bir bölümünün evinde televizyonun açık olduğu saatlerde yaşanıyor.
Burada mesele insanların konuşma biçimi, eğitim düzeyi ya da hangi mahallede yaşadıkları değildir. Mesele, kabalığın bir yayıncılık anlayışına, mahremiyetin ticari bir ürüne, insanın acısının seyirlik bir malzemeye dönüştürülmesidir.
Peki, bu görüntüler karşısında sorumluluk taşıyan kurumlarımız nerede?
Radyo ve Televizyon Üst Kuruluna, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına ve televizyon yöneticilerine şunu sormak istiyorum: Bir yayın hakkında yaptırım kararı verildiğinde, benzer ihlallerin tekrarını önlemek için hangi adımlar atılıyor? Kadınlara öğrenme, üretme ve deneyimlerini paylaşma imkânı sunan yapımlar gündüz kuşağının düzenli bir parçası hâline nasıl gelebilir?
Dünyaya baktığımızda, yayıncılığın yalnızca ticari bir faaliyet olarak değerlendirilmediğini görüyoruz.
Örneğin İngiltere'de yayıncılık düzenleyicisi Ofcom, çocukların korunmasına, zararlı ve incitici içeriklere karşı yayın standartlarının uygulanmasına yönelik ayrıntılı kurallar belirliyor. Bu kurallarda yayın saatleri, çocukların izleme ihtimali ve programlara katılan kişilerin insan onurunun korunması gibi hususlar özellikle dikkate alınıyor.
Fransa'da Arcom, yalnızca yayınların denetlenmesiyle değil; kültürel üretimin desteklenmesi, toplumsal çeşitliliğin temsil edilmesi, çocukların korunması ve medya okuryazarlığının geliştirilmesi gibi alanlarla da ilgileniyor.
Almanya'da ise medya otoriteleri çocukların korunması ve medya okuryazarlığının geliştirilmesi konusunda sorumluluk üstlenirken, kamu hizmeti yayıncılığı anlayışında eğitim, kültür, bilgi ve topluma rehberlik etme görevleri önemli bir yer tutuyor.
Elbette her ülkenin yayıncılık sistemi farklı. Ancak bu örneklerin ortak noktası, yayıncılığın toplumsal sorumluluğunun yalnızca izlenme oranlarıyla ölçülmemesi gerektiğini göstermesidir.
Biz neden televizyonun topluma ne kazandırdığını, en az ne kadar izlendiği kadar önemsemiyoruz?
Yayın özgürlüğü elbette korunmalıdır. Ancak bu özgürlük, insan onuruna saygıyı ve yayıncılık sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Kurumlarımızdan beklentimiz sansür değil; etkili denetim, şeffaflık, çocukların korunması ve nitelikli içeriklerin teşvik edilmesidir.
Televizyon, doğru kullanıldığında muazzam bir eğitim ve gelişim aracıdır.
Örneğin gündüz kuşağında neden kadınların yeteneklerini, üretimlerini, potansiyellerini ve başarılarını konuşmuyoruz?
Bir kadının aile içindeki varlığı, yalnızca günlük hayatın düzenini sağlayan bir sorumluluk değildir. Çocuğun dünyayı ilk tanıdığı, sevgiyi, güveni, merhameti ve insan ilişkilerini öğrendiği ortamın şekillenmesinde anne çoğu zaman belirleyici bir rol üstlenir. Elbette çocuğun gelişimi babanın, ailenin ve toplumun da ortak sorumluluğudur.
Ama şunu da unutmamalıyız: Bir kadının kendisini geliştirmesi, yalnızca kendi hayatını değil, yetiştirdiği nesillerin ufkunu da genişletebilir.
Kadınların yalnızca sorunlarıyla gündeme geldiği değil; düşünceleriyle, bilgileriyle, başarılarıyla ve hayalleriyle görünür olduğu bir yayıncılık anlayışı neden mümkün olmasın?
Neden kadınlara yeni bir dil öğrenmenin, dijital beceriler kazanmanın, bir sanat dalıyla ilgilenmenin, ekonomik bağımsızlıklarını güçlendirmenin yolları gösterilmesin?
Örneğin bir gündüz kuşağı programında kadınların yapay zekâ teknolojilerini öğrenmesini, kendi işini kuran kadınların deneyimlerini paylaşmasını, ailelerin çocuklarının dijital dünyadaki güvenliğini nasıl sağlayabileceklerini konuşmasını hayal edelim.
Bir başka programda bir bilim insanı günlük yaşamı kolaylaştıran bilimsel gelişmeleri anlatsa, bir psikolog çocukların duygusal ihtiyaçlarını ele alsa, bir sanatçı izleyicilere yeni bir beceri kazandırsa, bir edebiyatçı kitapların açtığı düşünce dünyasından söz etse…
Bunlar televizyon için fazla mı ciddi, yoksa biz izleyicinin merakını ve öğrenme isteğini gereğinden fazla mı küçümsüyoruz?
Neden ekranlarımızda çocuk psikolojisini, bilimsel araştırmaları, felsefeyi, edebiyatı, sanatı, teknolojiyi ve dünya kültürlerini anlatan nitelikli programlar daha fazla yer bulmasın?
Neden bilim insanlarımız, eğitimcilerimiz, psikologlarımız, sanatçılarımız ve düşünce insanlarımız gündüz saatlerinde de evlerimize konuk olmasın?
Üstelik bu programların sıkıcı olması da gerekmiyor. Bilgi, yaratıcı ve anlaşılır bir anlatımla pekâlâ ilgi çekici hâle getirilebilir. Eğlence ile öğrenme birbirinin karşıtı değildir.
Burada yayın kuruluşlarına da önemli bir sorumluluk düşüyor. Üniversitelerle, bilim merkezleriyle, kültür kurumlarıyla ve sivil toplum kuruluşlarıyla iş birlikleri yapılarak hem izlenen hem de toplumsal fayda sağlayan yayınlar hazırlanamaz mı?
RTÜK ve ilgili kurumlar, yayıncıların editoryal bağımsızlığını gözeterek bu tür yapımların gelişmesini destekleyen çalışmalar yürütemez mi? Nitelikli yayıncılık örnekleri kamuoyuyla paylaşılamaz, izleyicilerin medya okuryazarlığını geliştirecek projeler yaygınlaştırılamaz mı?
Çünkü mesele yalnızca zararlı olanı engellemek değil, faydalı olanın çoğalmasına da imkân sağlamaktır.
Kültürlü, sorgulayan, dünyayı tanıyan, kendi değerlerine sahip çıkarken evrensel bilgiye de açık bireylerden oluşan bir toplum hayal etmek çok mu zor? Ben bunun mümkün olduğuna inanıyorum.
Bir toplum yalnızca ekonomik krizlerle, savaşlarla veya siyasi çalkantılarla yıpranmaz. Kendi özüne yabancılaşarak, kelimelerini kaybederek, nezaketini unutarak, kötülüğe alışarak da aşınır. Belki de en büyük tehlike, bütün bunları artık yadırgamamaya başlamamızdır.
Televizyon ekranlarında her gün neyi görünür kıldığımız, neyi sıradanlaştırdığımız ve neyi değerli gösterdiğimiz, aslında nasıl bir toplum olmak istediğimizle doğrudan ilişkilidir.
Şimdi başlığımıza dönelim ve soralım:
Biz ekranlarda neyi kaybediyoruz?
Ve belki bundan da önemlisi:
Bugün aldığımız kararlarla, yaptıklarımızla ve görmezden geldiklerimizle gelecek nesillere insanlık adına nasıl bir miras bırakıyoruz?