Dr. Mustafa UZKöşe YazarıİSLAM MI ELEŞTİRİLİYOR, MÜSLÜMANLARIN UYGULAMALARI MI?

Sesli Dinle
Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.
Din, gelenek, siyaset ve insan davranışları arasındaki ayrım, sağlıklı bir din eleştirisinin temel şartıdır.
Dr. Feryal Kalkavan’a atfedilen şu söz, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir meseleye dikkat çekiyor:
“İslam eleştirilirken çoğu zaman gerçekte Müslümanların kültürü, siyaseti ve hataları konuşuluyor; buna da ‘din’ deniliyor. Bu, eleştiri değil, entelektüel bir kolaycılıktır.”
Bu söz, yalnızca İslam’a yönelik eleştirilerin niteliğini değil, Müslümanların din karşısındaki tutumlarını da sorgulamamızı gerektiriyor. Çünkü burada iki temel mesele bulunmaktadır: Birincisi, İslam adına ortaya konulan her düşünce ve uygulamanın gerçekten dinin temel ilkelerine dayanıp dayanmadığı; ikincisi ise Müslümanların tarih boyunca oluşturdukları anlayış ve uygulamaların ne ölçüde eleştiriye açık olduğudur.
Sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için öncelikle şu soruyu sormak gerekir: Eleştirilen gerçekten Kur’an’ın ortaya koyduğu ilkeler mi, yoksa Müslümanların tarih boyunca oluşturdukları kültür, dinî yorumlar, siyasal uygulamalar ve kişisel davranışlar mı?
Bu soruya cevap vermeden yapılan eleştiriler, birbirinden farklı alanları aynı potada eritme tehlikesi taşır. Böylece insanların yanlışları dine, siyasetin hataları vahye, geleneklerin ürettikleri ise Allah’ın hükümlerine mal edilebilir. Sonuçta insanın ortaya koyduğu anlayışlarla ilahî vahyin bildirdikleri birbirine karıştırılır.
Vahiy ile insanın din anlayışı aynı şey midir?
İslam’ın temel kaynağı Kur’an’dır. Ancak Müslümanların Kur’an’ı anlama, yorumlama ve hayatlarına uygulama biçimleri tarih boyunca farklılık göstermiştir. Bu farklılıklar, bir yandan İslam düşüncesinin zenginliğini ortaya koyarken diğer yandan insan yorumlarının zaman zaman dinin kendisiymiş gibi sunulmasına da yol açabilmiştir.
Bir âlimin yorumu, bir mezhebin görüşü, bir toplumun geleneği veya bir siyasal hareketin din anlayışı, sırf dinî bir nitelik taşıdığı için doğrudan ilahî hüküm olarak kabul edilemez. Bunların her biri kendi kaynakları, dayanakları, tarihsel şartları ve tutarlılığı bakımından değerlendirilmelidir.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: İnsanların din hakkındaki bütün yorumlarını değersiz saymak ne kadar yanlışsa, bu yorumları eleştiriden uzak tutmak da o kadar yanlıştır. Dinî yorumlar, vahyi anlamaya yönelik insan çabalarıdır. Dolayısıyla bu çabalar doğru da olabilir, eksik de kalabilir, yanılgılar da içerebilir.
Bir düşüncenin asırlardır savunulmuş olması, onun kendiliğinden doğru olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde yeni ortaya çıkmış olması da onun yanlışlığını göstermez. Önemli olan, ileri sürülen görüşün hangi delillere dayandığı ve dinin temel ilkeleriyle ne ölçüde örtüştüğüdür.
Kur’an’ın insanı düşünmeye, delile dayanmaya ve sorgulamaya çağıran yaklaşımı da bu bakımdan önemlidir. Zümer suresinin 18. ayeti, farklı sözleri dinleyip onların en güzeline uyanları över. İsrâ suresinin 36. ayeti ise hakkında bilgi bulunmayan şeyin peşinden gidilmemesini ister.
Bu ilkeler, yalnızca başkalarının düşüncelerini değerlendirirken değil, kendi dinî kabullerimizi gözden geçirirken de geçerlidir.
Müslümanların hataları İslam’a mal edilebilir mi?
Tarih boyunca Müslüman toplumlarda adaletin, merhametin, yardımlaşmanın ve ilim arayışının güzel örnekleri yaşandığı gibi zulüm, ayrımcılık, çıkar çatışması ve güç mücadeleleri de yaşanmıştır. Müslümanların gerçekleştirdiği her davranışı İslam’ın doğrudan bir sonucu olarak görmek, tarihsel gerçekliği doğru okumamaktır.
Bir yöneticinin zulmü, bir din adamının istismarı, bir topluluğun ayrımcı tutumu veya bir kişinin ahlaki kusuru, öncelikle kendi şartları ve sorumluluğu çerçevesinde değerlendirilmelidir. Bunların dinî gerekçelerle savunulması, söz konusu davranışların gerçekten dinin ilkelerine uygun olduğu anlamına gelmez.
Örneğin adaleti emreden bir dinin mensuplarının adaletsiz davranması, dinin adalet ilkesini geçersiz kılmaz. Ancak bu durum, Müslümanların adaletsiz uygulamalarının dinî söylemlerle meşrulaştırılıp meşrulaştırılmadığını araştırma sorumluluğunu da ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, bir yanlış din adına savunuluyorsa bunun hangi anlayışa, yoruma veya gerekçeye dayandığı ortaya konulmalıdır. Böylece hem yanlış davranışın sorumluları belirlenebilir hem de o davranışın dinî bir dayanağı olup olmadığı sağlıklı biçimde tartışılabilir.
Dolayısıyla Müslümanların hatalarını eleştirmek, kendiliğinden İslam’ı eleştirmek anlamına gelmez. Bazen bu eleştiri, İslam’ın temel ilkeleriyle bağdaşmayan uygulamaların açığa çıkarılmasına hizmet eder.
Her yanlışın dinle ilgisiz olduğunu söylemek de doğru değildir
Meselenin gözden kaçırılmaması gereken bir başka yönü daha vardır. Müslümanların yaptığı her yanlışı, “Bunun İslam’la hiçbir ilgisi yoktur.” diyerek açıklamak da eleştirel düşünceye uygun değildir.
Çünkü insanlar davranışlarını bazen dinî inançlarından, bazen geleneklerinden, bazen de din adına öğrendikleri yorumlardan hareketle şekillendirirler. Bu unsurların insan davranışları üzerindeki etkisini araştırmadan bütün sorumluluğu bireysel zaaflara yüklemek, gerçeğin önemli bir kısmını görmezden gelmek olur
Örneğin bir uygulama dinî bir hüküm olarak sunuluyorsa şu sorular sorulmalıdır: Bu hükmün Kur’an’daki dayanağı nedir? İleri sürülen yorum, ayetin bağlamıyla örtüşmekte midir? Söz konusu uygulama dinin temel ilkeleriyle tutarlı mıdır? Tarihsel ve kültürel şartlar, yorumun oluşumunda etkili olmuş mudur?
Bu soruların sorulması, dine karşı olmak değil, din adına ileri sürülen iddiaları delilleriyle değerlendirmektir.
Burada amaç, geçmişte ortaya konulan bütün dinî yorumları reddetmek veya geleneği bütünüyle değersizleştirmek değildir. Amaç, gelenekten devralınan görüşlerle vahyin doğrudan bildirdiklerini birbirinden ayırabilmek; yorumların güçlü ve zayıf yönlerini ilmî ölçütlerle değerlendirebilmektir.
Gelenek, geçmişin bilgi ve tecrübesini bugüne taşıyan önemli bir birikimdir. Fakat geçmişten devralınan her düşüncenin sorgulanamaz kabul edilmesi, geleneği anlamakla onu mutlaklaştırmak arasındaki sınırın kaybolmasına yol açar.
Eleştirinin de savunmanın da ölçüsü adalet olmalıdır
İslam’a yönelik eleştiriler değerlendirilirken de aynı titizliğe ihtiyaç vardır. Bir düşüncenin yanlışlığını göstermek için o düşüncenin mensuplarının bütün tarihini, kültürünü ve uygulamalarını aynı şekilde mahkûm etmek adil bir yaklaşım değildir.
Bir Müslümanın hatasından hareketle bütün Müslümanlar hakkında hüküm vermek ne kadar yanlışsa, bazı Müslümanların iyi davranışlarından hareketle İslam adına ortaya konulan her uygulamayı doğru kabul etmek de o kadar yanlıştır.
Kur’an’ın Mâide suresinin 8. ayetinde ortaya koyduğu ilke bu noktada yol göstericidir: Bir topluluğa duyulan öfke, insanı adaletsizliğe sürüklememelidir. Adalet, yalnızca kendimizden olanlara karşı değil, farklı düşündüğümüz veya eleştirdiğimiz insanlara karşı da korunması gereken bir ilkedir.
Bu ilke, İslam’ı savunanlar kadar İslam’ı eleştirenler için de geçerlidir. Eleştiren kişi, karşısındaki düşünceyi doğru anlamak ve onu kendi gerçekliği içinde değerlendirmek zorundadır. Savunan kişi de karşılaştığı her eleştiriyi peşinen düşmanlık olarak görmemeli, haklı eleştirilerden yararlanabilmelidir.
Bir eleştirinin değerini belirleyen, kimin tarafından yapıldığı değil, hangi gerekçelere dayandığıdır. Eleştirinin haksız olması, savunulan her düşünceyi doğru hâle getirmediği gibi, eleştirinin haklı olması da dinin bütününün yanlış olduğu sonucunu doğurmaz.
Bu nedenle dinî tartışmalarda peşin hükümler yerine delillere, genellemeler yerine somut örneklere, suçlamalar yerine açıklamaya ve aidiyet duygusu yerine hakikati arama sorumluluğuna öncelik verilmelidir.
Sonuç: Hakikati savunmak, her uygulamayı savunmak değildir
Dr. Feryal Kalkavan’a atfedilen sözün dikkat çektiği temel sorun, din ile din adına ortaya konulan insan ürünü anlayış ve uygulamaların birbirine karıştırılmasıdır. Bu ayrımın yapılmaması, hem İslam’a yönelik eleştirilerin sağlıklı biçimde yürütülmesini engeller hem de Müslümanların kendi yanlışlarıyla yüzleşmesini zorlaştırır.
Oysa asıl entelektüel sorumluluk, Müslümanların bütün yanlışlarını İslam’a yüklemek de İslam adına yapılanları eleştiriden muaf tutmak da değildir. Sorumluluk; vahyi, yorumu, geleneği, siyaseti ve insan davranışlarını birbirinden ayırarak her birini kendi bağlamında değerlendirmektir.
İslam’ı eleştirenler, eleştirilerinin gerçekten dinin temel ilkelerine mi, yoksa Müslümanların tarihsel tecrübelerine ve uygulamalarına mı yöneldiğini açıklığa kavuşturmalıdır. İslam’ı savunanlar ise din adına ortaya konulan her düşünce ve davranışı sorgulamadan benimsemek yerine, bunları Kur’an’ın ölçüleri ışığında değerlendirebilmelidir.
Çünkü bir geleneğin içindeki yanlışları ortaya koymak, o geleneğin bütününü reddetmek anlamına gelmez. Aynı şekilde bir düşünceyi savunmak da onun adına yapılan her uygulamayı onaylamayı gerektirmez.
Hakikati savunmak, mensubu olduğumuz geleneğin her uygulamasını savunmak değil; gerektiğinde o geleneğin içindeki yanlışları da sorgulayabilmektir.
Sonuçta mesele, İslam’ı eleştirmek veya savunmak arasında bir tercih yapmak değildir. Mesele, eleştiriyi de savunmayı da hakikat, delil ve adalet temelinde gerçekleştirebilmektir. Zira hakikat, aidiyetimize göre değişmez; adalet de yalnızca bizimle aynı düşünenler için geçerli bir ilke değildir.