İçeriğe geç
28 Ekim 2026 Çarşamba
Abdulkerim AYİDAĞAKöşe Yazarı

Mavi Vatan ve Ortak Akdeniz: Türkiye’den Libya’ya, Mısır’dan Levant’a Adil Deniz Anlaşmaları

Giriş: 3 okunma16 dk okuma
Paylaş

Sesli Dinle

Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.

Giriş: Denizler hakların ve iş birliğinin alanıdır; tekelciliğin ve dışlamanın değil

Akdeniz, Asya, Avrupa ve Afrika’yı birbirine bağlayan stratejik bir coğrafyadır. Kıyılarında yaşayan halklar, köklü bir tarihe, birbirine bağlı ekonomik çıkarlara ve ortak bir deniz coğrafyasına sahiptir. Buna rağmen Doğu Akdeniz ve Ege Denizi, deniz yetki alanları, enerji kaynakları ve siyasi ittifaklar üzerinden yürütülen rekabetin merkezlerinden biri hâline gelmiştir.

Benim yaklaşımım açıktır: Bölge ülkeleri, Türkiye ile Libya arasındaki deniz yetki alanları mutabakatından hareketle adil deniz anlaşmaları geliştirmeli; Türkiye, Mısır, Suriye, Lübnan, Libya, Yunanistan, Kıbrıs ve ilgili diğer tarafların katılabileceği kapsamlı bir iş birliği sürecinin önünü açmalıdır.

Bu çerçevede, Türkiye’nin denizlerdeki haklarını ve çıkarlarını koruma iradesini, ayrıca Mavi Vatan anlayışını destekliyorum. Mavi Vatan, denizlerin Türkiye’nin güvenliği, ekonomisi ve stratejik geleceği açısından taşıdığı önemi ifade etmektedir. Bununla birlikte, bu çıkarları kalıcı biçimde güvence altına almanın en sağlıklı yolu; ulusal kararlılığı diplomasi, uluslararası hukuk ve iyi komşuluk ilişkileriyle birlikte yürütmektir.

1. Mavi Vatan ve Türkiye’nin denizlerdeki çıkarlarını koruma hakkı

Türkiye, Karadeniz, Ege Denizi ve Akdeniz’e uzanan uzun kıyılara sahip önemli bir deniz ülkesidir. Ticaret, enerji, deniz ulaşımı, güvenlik ve ekonomik kalkınma bakımından denizler, Türkiye’nin ulusal çıkarlarının ayrılmaz bir parçasıdır.

Bu nedenle Mavi Vatan yaklaşımı, denizlerin yalnızca kara topraklarını çevreleyen su alanları olarak değil, ulusal güvenlik ve ekonomik gelecek açısından stratejik bir alan olarak değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Türkiye’nin kıyı uzunluğunu, coğrafi konumunu ve meşru çıkarlarını dikkate alan adil bir deniz yetki alanları düzenlemesini talep etmesini destekliyorum. Bazı ülkeler arasındaki ittifaklar, Türkiye’yi dışlayan veya onun meşru çıkarlarını görmezden gelen düzenlemelere dönüşmemelidir.

Ancak Mavi Vatan’ın başarısı yalnızca denizlerdeki çıkarları koruma kapasitesiyle ölçülmemelidir. Bu yaklaşımın asıl gücü, söz konusu çıkarları kalıcı anlaşmalara dönüştürebilmesinde ve yeni çatışma risklerini azaltabilmesinde yatmaktadır.

Diplomasi haklardan vazgeçmek değildir. Müzakere de zayıflık anlamına gelmez. Aksine, doğru yürütülen diplomasi, hakların uzun vadede korunmasının en etkili yollarından biridir.

2. Türkiye-Libya Mutabakatı: Bölgesel bir iş birliği sistemine açılan kapı

Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti, 27 Kasım 2019 tarihinde Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin bir mutabakat imzalamıştır. Bu anlaşma, Doğu Akdeniz’deki deniz sınırları tartışmalarının en önemli başlıklarından biri hâline gelmiştir.

Anlaşmanın hukuki sonuçları konusunda farklı görüşler bulunabilir. Ancak bu deneyim önemli bir soruyu gündeme getirmektedir: Kıyıdaş ülkeler arasındaki doğrudan müzakereler neden başka deniz anlaşmalarına da öncülük etmesin?

Burada amaç, Türkiye-Libya Mutabakatı’nı bütün ülkelere aynen uygulamak değildir. Çünkü her ülkenin coğrafi ve hukuki koşulları farklıdır. Amaç; doğrudan müzakere, hakkaniyet ve karşılıklı saygı ilkelerini benimseyerek bütün tarafların meşru haklarını dikkate alan anlaşmalar oluşturmaktır.

Mısır, Suriye, Lübnan, Libya ve Türkiye’yi ikili deniz anlaşmaları üzerinde çalışmaya; ardından Yunanistan, Kıbrıs ve diğer ilgili ülkeleri de kapsayan daha geniş bir bölgesel iş birliği çerçevesi geliştirmeye davet ediyorum.

Bu çerçeve; deniz sınırlarının belirlenmesini, limanların geliştirilmesini, enerji yatırımlarını, deniz ulaşımını, çevrenin korunmasını ve anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesini kapsayabilir.

Amaç kimseye karşı bir blok kurmak değil, her yeni anlaşmanın üçüncü bir ülkeye karşı tehdit olarak algılandığı ittifak siyasetinin yerine ortak çıkar anlayışını yerleştirmektir.

3. Ege Denizi: Türkiye’nin deniz alanının daraltılmasına karşı adil çözüm

Türkiye ile Yunanistan arasındaki Ege Denizi anlaşmazlıkları, Doğu Akdeniz’in en hassas meselelerinden biridir. Anadolu kıyılarına yakın çok sayıda Yunan adasının bulunması, deniz sınırlarının belirlenmesini coğrafi ve hukuki açıdan karmaşık hâle getirmektedir.

Bu nedenle Türkiye’nin denize erişimini fiilen kısıtlayabilecek veya deniz alanını hakkaniyete aykırı biçimde daraltabilecek düzenlemelere karşı Türkiye’nin tutumunu destekliyorum.

En önemli tartışma konularından biri, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 deniz milinden 12 deniz miline çıkarma ihtimalidir. Böyle bir genişleme, Yunanistan’ın egemenliği altındaki deniz alanlarını artırabilir ve iki ülkenin karasuları dışında kalan alanları daraltabilir. Bu durum, Türkiye açısından seyrüsefer serbestisi, coğrafi denge ve stratejik çıkarlar bakımından kaygılara yol açmaktadır.

Burada hukuki bir ayrımı açıkça belirtmek gerekir: 12 deniz mili yaklaşık 22,2 kilometredir. Karasularının genişletilmesi, Türkiye’nin kara topraklarının Yunanistan’a katılması anlamına gelmez. Ancak Ege’de hangi deniz alanlarının hangi devletin egemenliği altında kalacağını önemli ölçüde etkileyebilir.

Benim görüşüme göre, bu kadar hassas bir coğrafyada Türkiye’nin kaygıları ele alınmadan atılacak tek taraflı adımlar, iki ülke arasındaki gerilimi artırabilir. İyi komşuluk, her iki tarafın da hukuki haklarını kullanırken bunun komşusunun güvenliği, ekonomisi ve bölgesel istikrar üzerindeki etkilerini dikkate almasını gerektirir.

Bu nedenle Yunanistan’ı deniz sınırları, kıta sahanlığı ve seyrüsefer konularında Türkiye ile ciddi müzakereler yürütmeye davet ediyorum. Her iki ülkenin meşru çıkarlarını koruyan dengeli çözümler aranmalıdır.

Mavi Vatan’ı desteklemek, benim açımdan Türkiye’nin denizlerdeki çıkarlarını ve haklarını savunmak; bunu diplomasi, hukuk ve kalıcı anlaşmalar yoluyla güvence altına almaktır.

4. Adalar ve deniz sınırları: Hakkaniyet ve müzakere zorunluluğu

Ege ve Doğu Akdeniz’deki adalar meselesi basit bir hesaplamaya indirgenemez. Uluslararası hukuk, kural olarak adalara deniz yetki alanları tanımaktadır. Ancak adaların deniz sınırlarının belirlenmesindeki etkisi, her olayın coğrafi ve hukuki koşullarına göre değişebilir.

Bu nedenle bir adanın Türkiye kıyılarına yakın olması, onun deniz yetkilerini kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde, adaların varlığı da Türkiye’nin uzun kıyı şeridinin ve coğrafi konumunun sınırlandırma görüşmelerinde göz ardı edilmesini haklı çıkarmaz.

Çözüm; her durumu ayrı ayrı değerlendirmek, uluslararası hukuk ve deniz coğrafyası uzmanlarından yararlanmak ve anlaşmazlıkları azaltacak dengeli düzenlemeler üzerinde çalışmaktır.

Yunanistan’ın Türkiye ile sürekli bir gerilim içinde yaşaması da Türkiye’nin deniz meselelerini devamlı kriz konusu olarak görmesi de iki ülkenin çıkarlarına hizmet eder. Dengeli bir anlaşma, her iki tarafın haklarını koruyabilir ve bölgenin çatışma yerine kalkınmaya odaklanmasını sağlayabilir.

5. Mısır, Suriye, Lübnan ve Libya: Akdeniz’in geleceğinde ortaklar

Mısır, Suriye, Lübnan, Libya ve Türkiye, deniz iş birliğinde yeni bir dönemin temelini oluşturabilir. Bu ülkeler stratejik konumlara ve önemli kıyı şeritlerine sahiptir. Bölgesel iş birliği, ekonomik ve kalkınmaya ilişkin sorunların çözümüne katkı sağlayabilir.

Bu ülkeleri uluslararası hukuka dayanan deniz sınırlandırma anlaşmalarını değerlendirmeye; enerji, limanlar, deniz ulaşımı ve turizm alanlarında ortaklıklar geliştirmeye davet ediyorum.

Bu girişim Yunanistan’a, Kıbrıs’a ve bölgedeki diğer kıyıdaş ülkelere de açık olmalıdır. Çünkü istikrar sağlamayı amaçlayan anlaşmaların başka ülkeleri dışlayan araçlara dönüşmesi doğru değildir. Aynı şekilde mevcut ittifaklar da Türkiye’yi dışlamak veya denizlerin geleceğinde söz sahibi olmasını engellemek için kullanılmamalıdır.

Akdeniz, bütün kıyıdaş ülkelerin iş birliği yapabileceği geniş bir alandır. Halkların çıkarı, anlaşmaların yeni bir gerilim yaratmasında değil, hakları ve sorumlulukları adil biçimde düzenlemesindedir.

6. Kıbrıs ve Kıbrıs Türkleri çözümün bir parçasıdır

Kıbrıs meselesi, Doğu Akdeniz’in geleceğinden ayrı düşünülemez. Adada Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler yaşamaktadır. Adanın kaynakları ve çevresindeki deniz alanları hakkında kararlar alınırken taraflardan birinin çıkarları göz ardı edilmemelidir.

Kıbrıs Rum yönetimini, Türkiye’nin katıldığı deniz iş birliği girişimlerini peşinen tehdit olarak görmek yerine, bu girişimleri içerikleri ve uluslararası hukuka uygunlukları bakımından değerlendirmeye davet ediyorum.

Ayrıca Kıbrıs meselesinin çözümüne yönelik çabalar sürerken, Kıbrıslı Türklerin adanın kaynaklarına ilişkin meşru çıkarlarını gözeten adil düzenlemeler geliştirilmelidir.

2004 yılında Kofi Annan Planı konusunda yaşananlar, uzlaşma fırsatlarının kaybedilmesinin uzun vadeli sonuçlarını göstermektedir. Bugün yapılması gereken, geçmişteki ayrılıkları yeniden üretmek değil, güveni yeniden inşa etmek ve yeni müzakere fırsatlarını değerlendirmektir.

7. Türkler ve Yunanlar arasındaki ortak tarih barışın köprüsü olmalıdır

Yunan topraklarının geniş bir bölümü, farklı bölgelerde değişen süreler boyunca yüzyıllarca Osmanlı yönetimi altında kalmıştır. Bu dönemde Yunan toplumu dilini, kilisesini ve kültürel geleneklerini korumuş; Yunan kültürel mirası bölgenin tarihinin bir parçası olmaya devam etmiştir.

Bununla birlikte, Osmanlı tarihini bütünüyle sorunsuz bir dönem olarak sunmak doğru değildir. Bu tarih, haklar bakımından farklılıkları, çatışmaları ve ayaklanmaları da içermektedir. Aynı zamanda farklı din ve dillerden toplulukların bir arada yaşadığı, kültürel alışverişin gerçekleştiği dönemler de olmuştur.

Girit’ten farklı dönemlerde ayrılmak zorunda kalan Müslümanlar ve 1923 nüfus mübadelesi kapsamında Yunanistan’a göç eden, Türkçe konuşan Ortodoks Karamanlılar, bölgenin karmaşık nüfus tarihinin örneklerindendir.

Bu ortak ve iç içe geçmiş tarih, yeni anlaşmazlıklar yaratmak veya geçmişin acılarını yeniden siyasi çatışmalara dönüştürmek için kullanılmamalıdır. Aksine, kimliklere ve tarihsel hafızaya saygı göstererek ortak bir gelecek kurmanın önemini hatırlatmalıdır.

Türkiye ve Yunanistan’daki yeni nesiller, tehdit ve çatışma dilinin yerine ticaretin, turizmin, eğitimin ve bilimsel iş birliğinin geçtiği bir geleceği hak etmektedir.

8. Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetimi iş birliğini engellemek yerine bu sürece katılmalıdır

Yunanistan’ı ve Kıbrıs Rum yönetimini, Türkiye’nin katıldığı deniz girişimlerini baştan bir tehdit olarak değerlendirmemeye davet ediyorum. Herhangi bir anlaşmanın ölçütü, hangi ülkelerin katıldığı değil; adil, şeffaf ve uluslararası hukuka uygun olup olmadığı olmalıdır.

Bir anlaşmaya ilişkin hukuki itirazlar varsa, doğru yol bu itirazları müzakere masasına taşımak, hukuki gerekçeleri ortaya koymak ve üzerinde uzlaşılabilecek çözümler aramaktır. Sürekli gerilim üretmek, sorunların çözümünü zorlaştırır.

Türkiye de kendi görüşlerini açıklamaya, bütün kıyıdaş ülkelerle iş birliğine hazır olduğunu göstermeye ve adil koşullar sağlandığında bölgesel ortaklığa kapılarını açık tutmaya devam etmelidir.

Amaç Yunanistan’ı veya Kıbrıs’ı dışlamak değildir. Amaç, Türkiye’nin ve Kıbrıslı Türklerin dışlanmasını önlemektir. Bazı ülkelerin denizin geleceğini tek başına belirlediği, diğerlerinin ise kararların sonuçlarıyla baş başa bırakıldığı bir bölgesel düzen kalıcı istikrar sağlayamaz.

9. Siyasi söylemden somut bir projeye

Bu yaklaşım, somut adımlarla bölgesel bir programa dönüştürülebilir:

    1.    Türkiye, Mısır, Suriye, Lübnan ve Libya arasında deniz anlaşmalarına ilişkin istişarelerin başlatılması.
    2.    Yunanistan, Kıbrıs ve diğer ilgili ülkelerle görüşmeler yapılarak uzlaşılan ve ihtilaflı konuların belirlenmesi.
    3.    Deniz sınırları, adaların etkisi ve kıta sahanlığı konularında hukuki ve teknik çalışma gruplarının oluşturulması.
    4.    Enerji, limanlar, ticaret ve deniz çevresinin korunması alanlarında kalıcı bir iş birliği platformu kurulması.
    5.    Uyuşmazlıkların müzakere, arabuluculuk, tahkim veya tarafların kabul ettiği yargısal yollarla çözülmesi.
    6.    Anlaşmaların istihdam sağlayan ve vatandaşların yaşam koşullarını iyileştiren somut ekonomik projelerle desteklenmesi.

Bu yaklaşım sayesinde Mavi Vatan, yalnızca siyasi bir slogan olmaktan çıkarak Türkiye’nin denizlerdeki çıkarlarını koruyan ve bölgesel istikrara katkıda bulunan daha geniş bir stratejinin parçası hâline gelebilir.

Sonuç: Mavi Vatan ve ortak bir Akdeniz

Mavi Vatan anlayışını destekliyorum. Çünkü Türkiye’nin denizlerdeki haklarını ve çıkarlarını savunmasının meşru olduğunu, deniz sınırlarının belirlenmesinde ülkenin coğrafyasının ve uzun kıyı şeridinin göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Ancak hakları savunmak ile iş birliği yapmak birbirine zıt değildir. İyi komşuluk da haklardan vazgeçmek anlamına gelmez. Aksine, hakları kalıcı biçimde güvence altına almanın en güçlü yollarından biri, uluslararası hukuka, müzakereye ve karşılıklı saygıya dayanan açık anlaşmalar yapmaktır.

Türkiye’yi, Mısır’ı, Suriye’yi, Lübnan’ı ve Libya’yı adil deniz anlaşmaları üzerinde çalışmaya; Yunanistan’ı ve Kıbrıs Rum yönetimini ise bu sürece katılmaya davet ediyorum.

Akdeniz herhangi bir ülkenin veya siyasi blokun tekelinde olmamalıdır. Denizler, kıyıdaş ülkeleri dışlamak için değil, onları ortak bir gelecekte buluşturmak için kullanılmalıdır.

Türkiye’nin haklarını koruyan bir Mavi Vatan, bölge halklarını buluşturan ortak bir Akdeniz ve çatışmayı önleyerek kalkınmanın önünü açan adil anlaşmalar istiyoruz.

Savunduğum yaklaşım budur: Denizlerde güvence altına alınmış haklar, saygıya dayanan komşuluk ilişkileri, kimseyi dışlamayan iş birliği ve hiçbir ülkenin diğerinin meşru haklarını yok saymadığı bir gelecek.

Paylaş
Bu yazı yazarın kişisel görüşüdür.

Abdulkerim AYİDAĞA — diğer yazılar

Yorumlar

Yorumlar editör onayından sonra yayımlanır.