İçeriğe geç
25 Ekim 2026 Pazar
Burak BOZKURTLARKöşe Yazarı

Bilgisayar kullanıcısı kadar akıllı, geliştiricisi kadar zekidir

31 okunma13 dk okuma
Bilgisayar kullanıcısı kadar akıllı, geliştiricisi kadar zekidir
Paylaş

Sesli Dinle

Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.

Bir uzmanın yıllarını verdiği meseleye, birkaç saniyede üretilmiş bir yanıtla itiraz etmek artık çok kolay:

“Ben yapay zekâya sordum, öyle söylemiyor.”

Peki, ne sordunuz? Hangi bilgileri verdiniz? Hangi belgeleri incelettiniz? Yanıtın kaynaklarını kontrol ettiniz mi? Daha önemlisi, aldığınız cevaptaki hatayı fark edebilecek kadar konuya hâkim misiniz?

Bu sorular çoğu zaman cevapsız kalıyor. Ama ekranda düzgün cümleler var. O cümleleri okuyan kişide de bazen yıllarını bu işe vermiş bir profesyoneli sorgulayabilecek yeterliliğe ulaştığı düşüncesi oluşuyor.

Çağımızın önemli yanılgılarından biri burada başlıyor: Bilgiye erişmek, bilgi sahibi olmakla; cevap almak, değerlendirme yapabilmekle karıştırılıyor.

“Bilgisayar kullanıcısı kadar akıllı, geliştiricisi kadar zekidir” sözü, tam da bu ayrımı düşünmek için güçlü bir başlangıçtır.

Her kullanıcı geliştirici değildir

Gerçek geliştiricilik yetenek meselesidir. Analitik düşünme, ilişkileri fark etme, problemi parçalara ayırma ve başkalarının hazır cevap aradığı yerde yeni bir çözüm kurabilme becerisi ister. Bu yetenek; eğitim, deneyim ve disiplinle gelişir.

Bir aracı kullanmayı öğrenmekle o aracın çalışma sınırlarını anlayıp yeni bir sistem geliştirmek aynı şey değildir.

Yetenekli ve yetkin bir geliştirici, hazır bir yapay zekâ modelini kendi verileri, yazılımı, kuralları ve denetim mekanizmalarıyla birleştirerek kendisine veya kurumuna özgü bir sayısal zekâ sistemine dönüştürebilir. Buradaki “kendisine ait olma”, kullanılan temel modelin mülkiyetinin otomatik olarak ona geçtiği anlamına gelmez; tasarladığı mimarinin, iş akışının ve geliştirdiği çözümün özgünlüğünü anlatır.

Geliştirici, sistemin hangi bilgiye erişeceğini, hangi işlemi yapabileceğini, nerede duracağını ve sonucunun nasıl doğrulanacağını tasarlar.

Kullanıcı ise çoğunlukla kendisine sunulan imkânlar içinde soru sorar ve yanıt alır.

Elbette iyi bir kullanıcı da çok değerli işler üretebilir. Başka bir alanda uzman olan kişi, kendi birikimini bu araçlarla güçlendirebilir. Ancak bir sohbet uygulamasından yanıt almak, kişiyi o yanıtın ilgili olduğu her alanda uzman yapmaz.

“Yapay zekâ kullanıcısının zekâsı kadar çıktı üretir” ifadesini de bu çerçevede anlamak gerekir: Sistem, kullanıcının bilmediği bilgileri sunabilir; fakat o bilgiden güvenilir bir sonuç çıkarabilmek, kullanıcının soruyu kurma, bağlamı aktarma ve cevabı değerlendirme becerisine bağlıdır.

Aracın kapasitesi yüksek olabilir. O kapasiteden ne elde edileceğini, insanın muhakemesi belirler.

Cevabı taşımak, uzmanlığı taşımak değildir

Bir kurum düşünün.

Profesyonel danışmanlık hizmeti alıyor. Proje hazırlanıyor, görüşmeler yapılıyor, riskler değerlendiriliyor. Kimlerin hangi aşamada görev alacağı belirleniyor.

Sonra yönetici, yakın gördüğü bir kişiye dönüyor:

“Bir de senin fikrini alalım.”

Buraya kadar itiraz edilecek bir durum yok. Herkes bir eksikliği fark edebilir, değerli bir soru sorabilir.

Fakat görüş istenen kişi ilgili alanda bir çalışma yürütmemişse, görüşmelerde konuşulanları kaydetmemişse, alınan kararların gerekçelerini bilmiyorsa ve önündeki meseleyi yalnızca bir yapay zekâ uygulamasına sorarak cevaplıyorsa, sunulan katkının niteliği doğru değerlendirilmelidir.

Örneğin yayıncılık üzerine konuşuluyor. Kişinin yayımlanmış bir eseri bulunmuyor; yayıneviyle yürütülen sürecin şartlarına da hâkim değil. Buna rağmen genel bir soruya verilen genel yanıtı, somut projenin uzman değerlendirmesinin önüne koyuyor:

“Böyle yapılmalı. Yapay zekâ da bunu söylüyor.”

Oysa sistem, hangi pazarlığın yapıldığını bilmiyor. Hangi koşulun neden kabul edildiğini, hangi seçeneğin neden elendiğini bilmiyor. Soruyu soran kişi bu bilgileri aktarmamışsa, cevabın bunları hesaba katması nasıl beklenebilir?

Burada yapılan şey, eksik bağlamla üretilmiş bir yanıtı kurumsal tavsiyeye dönüştürmektir.

Profesyonel danışmana soru sorulur. Raporu sorgulanır. Alternatif istenir. Gerekirse başka bir uzmandan görüş alınır. Bunların hepsi sağlıklı yönetimin parçasıdır.

Ancak danışmanı, bağlamı belirsiz sohbet çıktılarının karşısında sürekli mesleğini ispatlamaya zorlamak, hem emeğe saygısızlıktır hem de kurumun zamanını tüketir.

İstişarenin de bir usulü vardır

Toplumda istişare kavramının zaman zaman yanlış kullanıldığını da açıkça konuşmalıyız.

Özellikle Müslümanlar arasında, istişarenin dinimizdeki yerini ve Peygamber Efendimizin örnekliğini hatırlatmak haklı ve kıymetli bir yaklaşımdır. Bir yöneticinin kendisini her şeyi bilen kişi saymaması, başkalarının bilgisine başvurması önemlidir.

Fakat istişareyi, her kararın her aşamada herkesin müdahalesine açık olması şeklinde yorumlayamayız.

Bir proje zaten istişare edilerek hazırlanmışsa; görevler, yetkiler, gizlilik sınırları ve sürece kimlerin hangi aşamada katılacağı yazılı veya sözlü mutabakatla belirlenmişse, bu düzenin de bir anlamı vardır.

Yeni bir ihtiyaç doğabilir. Yeni bir uzmana danışmak gerekebilir. O zaman değişikliğin gerekçesi konuşulur, ilgili kişiler bilgilendirilir ve süreç yeniden düzenlenir.

Ama önceden belirlenmiş görev dağılımını yakınlık ilişkileriyle aşındırıp ardından “Biz istişare ediyoruz” demek, kavramın içini boşaltır.

İstişare, sorumluluğu belirsizleştirmenin ve verilmiş sözleri etkisizleştirmenin gerekçesi olamaz.

Kimse kusura bakmasın: Kâinatın Efendisi’ni referans gösteriyorsak, verdiğimiz söze sadakati ve emanet bilincini de aynı ciddiyetle düşünmeliyiz. Kendi yönetim tutarsızlığımıza dinî bir dayanak aramak yerine, yaptığımız işle savunduğumuz ilkenin birbirine uyup uymadığına bakmalıyız.

İstişareye hürmet, onun adını sıkça anmakla ölçülmez. Görüşüne başvurulan kişinin ehliyetini, paylaşılan bilginin sınırını ve alınan kararın sorumluluğunu gözetmekle anlam kazanır.

“Canlarımız katkı sunuyor” demek yeterli mi?

Bir belgenin üzerinde “gizli” yazıyorsa, onu kiminle paylaşabileceğinizi duygusal yakınlığınız belirleyemez.

“Onlar bizim canlarımız.”

Olabilir. İnsanların birbirini sevmesi kıymetlidir. Fakat kurumsal erişim yetkisi, sevginin derecesine göre dağıtılamaz.

O kişilerin projedeki görevi nedir? Hangi bilgiye ihtiyaçları vardır? Paylaşım için yetki verilmiş midir? Belgeleri başka kişilere ya da kullandıkları yapay zekâ hizmetlerine aktarabilecekler midir?

Bunlar cevaplanmadan yapılan paylaşımı, yalnızca “katkı” kelimesiyle meşrulaştıramayız.

İyi niyet, bilgi güvenliği tedbiri değildir. Samimiyet, yetkinlik belgesi değildir. Yakınlık da gizlilik sınırını kendiliğinden kaldırmaz.

Kurum yöneticisinin sorumluluğu, yakınlarının katkısını savunmadan önce kurumun bilgisini ve profesyonel çalışma düzenini korumaktır.

İnsan gibi düşünmesi gerekmiyor

Bir de büyük bir kesinlikle şu cümleyi kuranlar var:

“Yapay zekâ insan gibi düşünemez, insanları asla kontrol edemez.”

Sonra günlük alışkanlıklarını soruyorsunuz:

“Sabah uyanır uyanmaz telefona bakıyorum. Gece de bire, ikiye kadar elimden düşmüyor.”

Bu cevap tek başına bir insanın iradesini kaybettiğini göstermez. Ancak algoritmaların davranışları üzerinde hiçbir etkisi olmadığını söyleyen kişinin, kendi dikkatini nasıl kullandığına bakmasını gerektirir.

Hangi videoyu izleyeceğinizi öneren, hangi içeriği önünüze getireceğini seçen ve etkileşimlerinize göre akışınızı değiştiren sistemlerle saatler geçiriyorsunuz. “Türkiye’deki araştırmalar da bu tartışmayı gündelik hayatımıza taşıyor. RTÜK’ün Medyametre 2025 araştırmasında katılımcıların yüzde 28,1’i medya kullanırken zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğini belirtiyor. Üniversite öğrencileriyle yapılan ayrı bir akademik çalışma ise kişiselleştirilmiş algoritmik akışların kullanım süresini uzatması ve zaman kontrolünü zorlaştırmasıyla ilişkili bulgular sunuyor. İnsan gibi düşünmediğini söylediğimiz sistemlerin, zamanımız üzerindeki etkisini artık daha ciddi sorgulamamız gerekiyor.”

Bir sistemin dikkatinizi yönlendirebilmesi için insan gibi düşünmesi gerekmez.

Siz “Bir video daha” derken uykunuz erteleniyor, işiniz bölünüyor, zamanınız tükeniyorsa, burada incelenmesi gereken bir etki zaten vardır.

İnsanın bütün kararlarının ele geçirilmesini bekleyerek bu etkiyi küçümseyemeyiz. Bazen yönlendirme, insanın kendi seçimi sandığı alışkanlıkların içinde işler.

Ekranın arkasına saklanamayız

Yapay zekâ kullanmak bir kusur değildir. Öğrenmek, üretmek ve daha iyi karar vermek için güçlü bir imkândır.

Fakat kullanıcılık ile geliştiricilik, fikir ile uzman görüşü, yakınlık ile yetki, istişare ile sınırsız müdahale arasındaki farkı korumak zorundayız.

Bir proje zarar gördüğünde “Yapay zekâ böyle söyledi” açıklaması sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

Gizli bilgi yayıldığında “Canlarımız katkı sunuyordu” cümlesi güveni geri getirmez.

Üzerinde anlaşılmış bir çalışma düzeni bozulduğunda “İstişare ettik” demek, verilmiş sözleri hükümsüz kılamaz.

Geleceğin güçlü kurumları; araçlarını tanıyan, uzmanlığı değerlendirebilen, emaneti koruyan ve kararının arkasında durabilen insanlarla kurulacak.

Bilgisayar kullanıcısı kadar akıllı, geliştiricisi kadar zekidir.

Ekrandan aldığınız cevap, sistemin kapasitesini gösterebilir. O cevaba dayanarak yaptığınız iş ise sizin muhakemenizi, liyakatinizi ve sorumluluk anlayışınızı ortaya koyar.

Bakınız Elon Musk ne demiş;

  • Zaten Birer Cyborg'uz":Musk, akıllı telefonlarımızı ve bilgisayarlarımızı kullandığımız için aslında halihazırda birer "cyborg" (makine-insan karması) olduğumuzu söyler. Ancak buradaki temel sorunun, bilgiyi ekrana yazarak veya okuyarak aktardığımız için veri hızımızın (bant genişliğimizin) çok yavaş olması olduğunu belirtir. Beyin çipleri sayesinde bu bağlantı hızlanacak ve insan "evrimsel bir sıçrama" yaşayacaktır.
  • "Yapay Zekânın Varoluşsal Tehdidine Karşı Tek Yol":Musk'a göre süper yapay zekâ insanlık için en büyük tehdittir. İnsanın biyolojik evrimi çok yavaş ilerlediği için, bu tehditle baş etmenin ve biyolojik zekâyı korumanın tek yolu, yapay zekâ katmanını beynimize doğrudan entegre ederek bağlantılı bir insan haline gelmektir.

Ezcümle, eğer Musk’ı haklı çıkarmak isteyenler ile “La bir dur bakalım! Kimi nereye bağlıyorsunuz? Diye sorup çabalayanlara itibar edilmemiş, mesleğinde uzmanlaşmış ve sürekli öğrenme ve aktarma çabasında olan siber orduların meslek esas ve usûllerini de tıpkı kendi mesleğinizde olduğunu iddia ettiğiniz hakikat ile dikkat etmekte sanki daha “çok” hayır var.

Unutulmamalıdır ki;

“Sayısal vatanı korumak, kullandığımız teknolojinin imkânları kadar sınırlarını da bilmeyi gerektirir. Çünkü kendi muhakemesini başkasının algoritmasına teslim eden insan, geleceği üzerindeki söz hakkını da adım adım devreder.”

rtuk.gov.tr/Media/FM/medyametre_medya_kullani…

Paylaş
Bu yazı yazarın kişisel görüşüdür.

Burak BOZKURTLAR — diğer yazılar

Yorumlar

Yorumlar editör onayından sonra yayımlanır.