Prof. Dr. Mehmet Münir DEDEOĞLUKöşe YazarıÖzgürlük ilkesi, hukuk ve etik
Sesli Dinle
Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.
Nedense toplumumuzda özgür olmak ile ahlakave hukuka uygun davranmak arasında sanki bir karşıtlık varmış gibi bir algı, söz konusudur. Ahlaklı olmak sanki zorunlu olarak özgür davranmamayı gerektirirmiş gibi. Oysa hakikat tam tersidir: Özgürlük, kişinin kendi arzu ve eğilimlerine hiçbir sınır koymadan yaşaması,davranması değildir. Aksine kişinin, kendi davranışlarına sınır koyacak ilkeleri edinme gücü ve yetisi vardır ve buna irade özgürlüğü adı verilmektedir. Dikkat edilirse özgürlük, içgüdülerin zorladığı ve arzuların teşvik ettiği şekilde davranmak değil, bilakis davranmamaktır. Örneğin kişininbir dine mensup olması onun özgür olduğunu göstermez. Çünkü insanlar genelde dinlerini, daha çok ailesinin verdiği terbiyeye ve toplumun yönlendirmesiyle gerçekleştirirler. Ancak kişinin oruç tutabilmesi onun özgür bir birey olabileceğini gösterir. Çünkü bir kişinin oruçlu olduğunu biricik tanığı yine kendisidir.
Bu durumda ahlak, insanın kendi pratik aklıyla kesp ettiği evrensel ahlak yasasına uygun davranabilmesidir. Bu bakımdan Kant, ahlaklı olmanın olmazsa olmaz ön koşulu olarak düşünce ve irade özgürlüğünü şart koşmaktadır. Anlaşılıyor ki özgürlük, yalnızca sosyal ve fiziksel engellerin bulunmamasıyla değil, insanın kendi iradesini akıl yoluyla belirleyebilmesidir. Peki insan bunu hangi donanımıyla yapacaktır? İnsanın içinde kodlanmış hazır ahlaki değerler var mıdır? Keşke olsaydı. Ama insan doğduğunda onda hiçbir değer duygusu kodlanmış değildir. Onda İnstinkt ve impetus ve akıldan başka bir şey yoktur.
Kant’a göre insanda ahlaklılığı temin eden şey pratik akıl (praktische Vernunft) ve bu aklın kendi kendisine yasa koyabilme gücüdür, yetisidir. İnsan bu bakımdan zihin ve akıl olarak nedensellik yasasının belirleyici olduğu doğa yasasının etkisi altında değildir, yani özerktir (Autonomie). Bedensel olarak ise tam manasıyla doğanın yasalarının belirleyiciliği altındadır. Ancak insan, bedeninde hükmeden bu doğa yasaları karşısında tamamen pasif durumda değildir. Onlar insana hükmetmek isterken insan aklı, bir irade ve karşı tutum geliştirerek onları dinlemeyebilir, onları geciktirebilir ve ne zaman harekete geçireceği karar verebilir. Ve bunu uygulayabilir: İnsan, kör arzularının edilgen bir kurbanı değildir. Çünkü zihin dünyamızın evrensel yasası, özgürlük olup, bu alan otonom bir alandır. Bu alana Tanrı bile müdahale etmemekte ve bu alandan kendi iradesini geri çekmiştir.
Demek oluyor ki, insanda doğuştan ahlaki değerler değil, ahlaklılığın imkânı, potansiyelitesi bulunmaktadır.
Kant, insanın duyusal eğilimlere (Instinkt) ve itkilerden (Impuls, Trieb) sahip olduğunu kabul eder. İnsan hazza yönelir, acıdan kaçınır, ihtiyaçlarını karşılamak ve varlığını sürdürmek ister. Ancak insan aynı zamanda akıl sahibi bir varlıktır.İnsan doğuştan belirli ahlaki yargılara sahip olmak zorunda değildir; fakat ahlaki yasa koyabilmenin ön koşulu olan akıl yetisine sahiptir.Dolayısıyla ahlaklılık; insana dışarıdan yerleştirilen bir değerler toplamından değil, aklın pratik kullanımından kaynaklanır. Özetle ahlaklılığı temin edip gerçekleştiren şey pratik aklın, ahlak yasasıdır. Bu durumda pratik aklı olmayanın ahlakı da olamaz.
İnsan yalnızca içgüdülerinin yönlendirmesiyle hareket ettiğinde eylemi doğal nedensellik çerçevesinde açıklanabilir. Buna karşılık aklın belirlediği bir ödevden dolayı hareket ettiğinde eylemi ahlaki değer kazanır.Böylece Kant’ta ahlaklılığın kaynağı duygu değil, pratik aklın iradeyi belirlemesidir. Ancak pratik akıl dediğimiz şey nedir? İnsan teorik aklıyla matematik problemleri çözebilir, doğayı anlayabilir, neden-sonuç ilişkileri kurabilir. Fakat aklın başka tipi olan pratik akıl, bir anda bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen bir otoriteye dönüşür. Bir başka ifadeyle:Akıl, olanı nasıl bilebilir?Akıl, olması gerekeni nasıl belirleyebilir? Çünkü akıl yalnızca bilgi üretmez, aynı zamanda irademizin kendisine itaat etmesi için evrensel ilkeler koyabilir. İnsan ahlak yasasını aklıyla kavrayabilir. Fakat bu, onun mutlaka ahlaklı davranacağı anlamına gelmez.Saygı, sıradan bir duygu veya doğal bir eğilim değildir. Ahlak yasasının, insan iradesi üzerindeki etkisiyle ortaya çıkan, akıl tarafından uyandırılan kendine özgü bir hiss-i selimdir. Fakat bu bilgilenme bizde ahlaklı davranmayı garanti eder mi? Kant, insanın ahlak yasasını bilmesinin o yasaya zorunlu olarak uyacağı anlamına gelmediğini ileri sürer. Bizim aydınımızın bir türlü anlamadığı şeyde budur: Sanki ahlaksızlık, bilgisizlikten veya yanlış bilgiden doğarmış veya bilgi insan eylemlerini sağaltırmış. Bilgi tek başına sağaltıcı etkiye sahip olsaydı, hiçbir onkoloji uzmanının kanserden ölmemesi gerekirdi. Veya bir hastalığının oluş prosesini öğrenmek ve nasıl tedavi edileceğinin bilgisine erişmek derhal iyileşmeyi yaratması gerekirdi. Erdemlilik başta olmak üzere etik değerleri bilen insanların eylemlerinin de erdemli olmamasının sebebi, neyin iyi olduğunu bilmemiz bizi iyi insan kılmaz. Sadece bizi doğru ve geçerli bilgi sahibi kılar. Kısacası insan, akıl sahibi olmasına rağmen eğilimlerinin etkisi altında ahlak yasasına aykırı davranabilir. Eğer insanın iradesi her zaman ahlak yasasına uygun biçimde gerçekleşseydi, ahlaki buyruklar insan açısından bir zorunluluk yasası olarak karşımıza çıkmazdı.
Kant'ın en kıymetli tezi şudur: İnsan, yalnızca doğa yasalarına göre davranan bir varlık değil, aynı zamanda Pratik Akıl, aracılığıyla kendisine yasa koyabilen bir varlıktır.Bu yasalar başkalarına da maksim olabiliyorsa evrenseldir ve kişi içinde geçerli olabilir: Öyle davranmalıyım ki bu davranışım bir başkaları içinde ölçü olabilsin. Başkalarının davranışına norm olamıyorsa benim içinde bir eylem yasası olamaz.
Aklın mantıklı düşünme yeteneği ile ahlaki yasa koyma yeteneği arasında zorunlu bir bağ yoktur: Örneğin son derece zeki, tutarlı düşünebilen, mantık hatası yapmayan ama aynı zamanda hiçbir ahlaki kaygı taşımayan insanlar günümüzde pek çoktur. Çünkü ahlak yasasını kavrayabilmek ile ona uygun davranmak aynı şey değildir. Demek oluyor ki teorik akıl bizi asla ahlaklı kılamaz, pratik akıl ise (insanı otomatik olarak iyi yapan bir mekanizma değildir) ahlaki eylemin mümkün olmasını sağlayan bir akli yetiden başka bir şey değildir: Pratik akıl, “insanın ne yapmalıyım, nasıl davranmalıyım?” sorusuna yanıt veren onu belirleyen ve insan davranışlarına yön veren akıldır. Ahlaki işlevi ise doğru ile yanlışı kişinin maddi ve manevi çıkarlarına göre değil, herkes için, tüm insanlar için geçerli olabilecek ilkelere göre değerlendiriyor olmasıdır. Öz bir ifadeyle pratik akıl, eylemlerimize yön veren akıldır. Böylelikle insan ancak pratik akıl ve özgürlük sayesinde ahlaki bir varlık olabilir. Özgürlük ise hiçbir baskı altında kalmadan kendimiz için ölçüler edinebilme irademizdir.
Bunun anlamı açıktır: Özgürlük, insanın dilediğini yapması anlamına gelmemektedir. Özgürlük, insanın akıl sahibi bir varlık (otonom) olarak, kendi iradesini belirleyebilmesi, evrensel ahlaki yasaya bağlanabilmesi ve diğer insanların da eşit özgürlüğünü tanımasıyla anlam kazanır.