İçeriğe geç
14 Ekim 2026 Çarşamba
Doç. Dr. İbrahim Ethem POLATKöşe Yazarı

Orta Çağdan Günümüze Seyyahların Gözüyle Doğu-Batı Şehirleri

11 okunma13 dk okuma
Orta Çağdan Günümüze Seyyahların Gözüyle Doğu-Batı Şehirleri
Paylaş

Sesli Dinle

Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.

Batı dünyası için karanlık bir çağ olarak adlandırılan Orta Çağ, Doğu dünyası açısından ilmi, kültürel ve sosyal açıdan aydınlık bir dönem olmuştur. Her alanda olduğu gibi şehirleşme ve şehircilikte de Doğu dünyası örnek modeller olarak alınabilecek düzeye ulaşmıştır. Bizler bugün bu kıyaslamaları, zamanın seyyahlarının gözlemlerini aktardıkları seyahatnameleri ve coğrafya kitapları aracılığıyla yapabilme imkânına sahibiz.

Orta Çağda gözlemlerini coğrafya eserlerinde ve seyahatnamelerinde anlatan İbn Havkal, Makdisi, Yakubi, İbn Cübeyr, İbn Batuta gibi Müslüman seyyahlar, döneme ait canlı tasvirler ve sağlam anlatılar sunmuşlardır. Endülüslü iki seyyah olan İbn Cübeyr, Avrupa’dan; İbn Batuta Kuzey Afrika’dan hareket ederek ulaştıkları Doğu İslam dünyasını en ince ayrıntılarıyla bizlere tasvir etmişlerdir. Seyyahların ve onların bilgilerini destekleyen coğrafyacıların eserlerinde temel kanı; Müslümanların hâkimiyetindeki Doğu şehirleri, şehir planlaması ve şehirleşme konusunda Orta Çağ Batı dünyasından ileri düzeyde olduğudur.

Orta Çağda, Doğu dünyasında devlet merkezli şehir planlaması hâkimdir. Seyyahların anlatımlarından Abbasi hilafetinin de merkezi olan Bağdat, dairevi planda kurulu bir şehirdir. Ana merkezde devlet yapısı yer almaktadır. Şehirlerin caddelerinin de geniş tutulmakta olduğunu görmekteyiz. Bu uygulamanın Hz. Ömer zamanından beri süregeldiğini biliyoruz. Zira Yakubi’nin de eserinde verdiği bilgiye göre; Hz. Ömer, Kufe şehrinin yöneticisi Sa’d b. Ebi Vakkas’a sokakların genişliğinin 50x54 cm şeklinde yapılması emrini vermiştir. Yine seyyahların anlatımından, Bağdat’ın caddelerinin genişliğinin de 60x54 cm genişliğinde olduğunu öğreniyoruz.

Kaynakların verdiği bilgiler doğrultusunda şehirlerin etrafını çevreleyen ve ana savunma merkezlerini oluşturan kalelerin güçlü ve müstahkem yapılar olduğunu görmekteyiz. Bu inşaatçılığın ve tekniklerinin çok üst düzeyde kullanıldığını göstermektedir. Bu kalelerin birçoğunun zamanın tüm aşınımlarına karşı koyarak günümüze kadar ulaşması bunun en önemli kanıtı olmaktadır. Ayrıca, seyyahların ifadelerinden su kanallarının da çok sağlam ve akıllıca dizayn edildiğini, bu kanallar aracılığıyla şehirlere içme suyunun taşındığı görülmektedir. Örneğin Bağdat’ın içme suyunun Fırat nehrinden, kanallar vasıtasıyla ulaştırıldığı anlatılmaktadır. Seyyahların anlatımlarından bazı şehirler üzerine barajlar kurulduğu da anlaşılmaktadır.

Doğu İslam dünyası şehirleşmeyi sadece bir yapı teşekkülünden ibaret görmemiştir. Evler de planlı ve düzenli olarak imar edilmiştir. Evlerin geniş iç avluları avlu içerisinde fıskiyeler, özellikle Haçlı Seferleri nedeniyle Doğu’ya gelen Frenkler tarafından oldukça beğenilmiş ve bu tarz yapılar Avrupa’ya ev kültüründe örnek model oluşturmuştur. Ayrıca insanlar için Doğu şehirlerinde sosyal alanlar parklar ve bahçeler kurulmuştur. Tertemiz, geniş sokak ve caddelerle örülen şehirlerin hemen her sokağında bulunan hamamlar, tuvaletler, estetik mimari ve sanatsal süslemelerle bezeli medreseler, adliye sarayları, hastaneler, kapalı çarşı ve pazarlar tüm Doğu şehirlerinde istisnasız yer almıştır.

Kültürel açıdan da şehirler ihmal edilmemiş, zengin kütüphaneler ve kitapçılarla donatılmıştır. Seyyahların eserlerinden alınan bilgiler ışığında Bağdat’ta yüzün üzerinde kitapçı bulunmakta, Bağdat, Kahire ve Trablusşam’da birer milyonun üzerinde kitaptan oluşan zengin kütüphaneler yeralmıştır.

Türk-İslam şehirleri Semerkant, Buhara, Merv başta olmak üzere tüm kentler milyonlarca kitaptan oluşan zengin kütüphanelerle donatılmıştı. Bu dönemde tüm Batı dünyasının merkezlerindeki toplam el yazma eserlerin sayısı yüz bine bile ulaşmıyordu.

Seyyahların gözlemleri bizlere Orta Çağ şehirlerinde Doğu ve Batı hükümdarlarının yönetimi altında yaşayan farklı dinlere mensup insanların hayat kaliteleri ve inançlarını özgürce yaşayıp yaşayamadıkları üzerine de fikir oluşturmaktadır. Doğu topraklarında özellikle Türklerin hâkimiyeti altında yaşayan üç kutsal dinin mensupları büyük bir hoşgörü ve refah içerisinde yaşarken Batı’da Hristiyan hükümdarların yönetimi altında yaşayan diğer din mensuplarının o kadar özgür bir ortamda yaşamadıkları gözlenmektedir. Batıdan Doğuya hareket eden Müslüman, Hristiyan ve Yahudi seyyahlar gezdikleri yerlerde halkın durumu hakkında bilgiler kaleme almışlardır.

Onların seyahatnamelerinde Müslüman hükümdarların hoşgörüsü açıkça ortaya çıkarken, Batılı Hristiyan hükümdarların dini taassupları ve farklı din mensuplarına baskıları açıkça gözlenebilmektedir. Doğuya seyahat gerçekleştiren iki Yahudi Seyyah, Tudelalı Benjamin ve Ratisbonlu Petachia kaleme aldıkları seyahatnamelerinde yaşadıkları ülkeleri, yerleşim merkezlerini ziyaret etmişler ve dindaşlarının Müslüman idarecilerin yönetimi altında nasıl huzur ve barış ortamında özgürce dinlerini icra ettiklerini günümüze ulaşan eserlerinde kaydetmişlerdir. Orta Çağ Batı dünyasında feodalite, engizisyon ve gettolaşma (farklı olanı şehirden dışlama) hâkimken, Türk-İslam şehirleri kozmopolit, kapsayıcı ve adil bir yapıya sahip olmuştur. Avrupa’dan İstanbul’a geçen Benjamin burada Bizans yönetimi altında yaşayanları şu ifadeleriyle anlatmaktadır.

“İstanbul’da Yahudiler şehrin diğer kıyısına yerleşmişlerdir. Şehrin merkezinde hiçbir Yahudi yaşamamaktadır. Onlar herhangi bir işleri için şehre ancak Marmara Denizi’ni geçerek gelebilirler. İmparatorun hâkimi R. Solomon Hamistri müstesna hiçbir Yahudi’nin ata binme müsaadesi yoktur. R. Solomon sayesinde Yahudilere yapılan zulümler önemli derecede hafiflemiştir. Ancak yine de Yahudiler aşağılanmış bir konumda olup kendilerinden nefret edilmektedir. Mesela deri tabakçıları atık sularını Yahudi sokaklarına döker, Yahudi mahallesini (getto) kirletmekten asla çekinmezler. İyi kötü bütün Yahudilerden nefret eder, onlara çok sert muamelede bulunurlar. Yahudiler, Haliç’in diğer kıyısında Pera adlı semt/mahallede ikamet etmektedirler.”

Yahudi Seyyah Kudüs, Bağdat başta olmak üzere İslam şehirlerinde Yahudilerin huzur içerisindeki şehir yaşamlarından da şu şekilde bahseder: “Bağdat’ta bulunan Yahudiler karşı halife İsrailoğullarına karşı çok merhametlidir.”

Aynı dönemde Endülüs’ten hareket ederek Mekke’ye kadar seyahat eden Müslüman seyyah İbn Cübeyr, Avrupa şehirlerini Doğu şehirlerine nazaran oldukça pis bulmaktadır. Bu gözlemini seyahatnamesinde şu satırlarla anlatır;

“Bu kent Messina (Sicilya Bölgesi) Müslüman olmayan tacirlerin ve bütün beldelerden gelen gemilerin buluştuğu bir yerdir. Her türlü mal, uygun fiyatla bulunmaktadır. Her tarafa kafirler hâkimdi. Burada Müslümanlara yer yoktu. Haça tapanlarla dolu olan kentin nüfusu kalabalıktı. Kalabalıktan neredeyse adım atacak yer kalmamıştı. Ancak pislik ve kokuşmuşluk her yana sinmişti…”

Orta Çağ seyyahlarının anlatımlarıyla kısa mukayeselerde bulunmaya çalıştığımız bu karşılaştırmalar bizlere geçmişte Doğu medeniyet ve kültürünün bin yıllık üstünlüğünü, Türk-İslam şehirlerinde şehircilik anlayışını ve sosyal yaşam alanlarındaki hoşgörü, düzen ve çevreyi temiz tutma titizliğitoplumsal kültürel bütünlük içerisinde bir medeniyet tezahürü göstermektedir. Bu medeniyet, nezih ve huzurlu bir ortamda yaşayan bireylerin saygın statülerde, adil devlet düsturuyla gayrimüslimlerin dahi can, mal, namus ve ibadet özgürlüklerini hukuki güvence altına alması demekti. Türklerin dini tarihinde ve kültüründe- çoğulculuk ve hoşgörüşehirlerde camilerin yanı sıra kilise ve sinagoglar yan yana varlığını sürdürebiliyordu. Batı şehirlerindeki Yahudi katliamlarının veya mezhep savaşlarının aksine, Türk-İslam kentleri sığınılacak güvenli bir liman olarak öne çıkmıştır.

İslam dünyasının örnek şehirleri yarışında Orta Çağ’ın bitiminde Yeni bir Çağ’a girilirken İstanbul en öne çıkmıştır. Bu başarıda Türk mimarlık tarihinin dehası Mimar Sinan’ın katkıları ve eserleri yüzyılları aşarak insanlık tarihinin önünde tüm ihtişamıyla durmaktadır.  Medeniyetimizin temsilcisi bu büyük isim, sadece bizim için değil aynı zamanda dünya mimarlık tarihinin de en önemli mimarlarından birisi olarak kabul edilmektedir. Unesco Mimar Sinan'ın zirve eseri “Selimiye Camii ve Külliyesi'ni” "insan yaratıcı dehasının bir başyapıtı" ilan ederek Dünya Mirası Listesi'ne dahil etmiştir.Mimar Sinan, zamanının ve coğrafi sınırlarının çok ötesine geçen mimari anlayışı ve ardında bıraktığı birbirinden eşsiz eserleri ile birçok ülkeyi içine alan geniş bir coğrafyada Türk-İslam mimarisinin ve tarihinin izlerini yaşatmaya devam etmektedir.Modern sanat tarihçilerinin araştırmalarıyla büyük bir hayranlığa ve "evrensel deha" tanımlamasına neden olmuştur.Bugün bile Batılı akademisyenler ve mimarlık tarihçileri, Sinan’ı kendi çağdaşlarıyla kıyaslamakta ve mühendislik başarılarını incelemeyedevam etmektedir.

Bugün Batı’nın Orta Çağ’daki durumundan çok uzakta olduğu, şehir ve şehircilik konusunda Doğu’ya örnek modeller olarak sunulduğu doğrudur. Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir eserinde şehirlerimizin Batı'ya nazaran en büyük farkının "kendine has bir geçmişi ve manevi bir iklimi barındırması" olduğunu vurgular.Günümüzde İslam Dünyasında birçok alandaki kültürel erozyon tek başına bazı değerlerin kaybı değil; tarihsel devamlılığın kesintiye uğramasının doğal tezahürleridir.

Düzenli inşasıyla oluşmuş, içinde yaşayanın güven ve huzurunu önceleyen geçmişteki örnek şehirlerimizin kültüründen kopuşlar bugün önümüze pek çok sorunu da beraberinde getirmektedir. Örneğin; geleneksel şehirlerimizde toplumsal ahlaki ve etik davranışlar bir denetim ve dayanışma mekanizması olan "mahalle" kültürüyle korunuyordu. Bu kültür dairesi zenginiyle fakirini, alimiyle esnafını bir arada tutuyordu.Göğe doğru uzanan inşa kültürü yerden kopuşuyla mahalle dokusunu dağıttı.

Mahallenin yerini alan kontrolsüz apartmanlaşma ve kozmopolit alanlar, insanları köksüzleştirdi. Tanpınar, insanın şehre karşı duyduğu sorumluluk ve aidiyet hissini kaybetmesini, bireylerin ahlaki erozyonunun en büyük etkeni olarak görür.İnsanı terbiye ve kültürel inşa eden ve ona sorumluluk yükleyen pazarından, esnafına, camisinden tanıdık olan evlerin sakinlerine mahalle dokusunun yok olmasıyla, toplumsal aidiyetten uzaklaşarak yalnızlaşan bireylerin tamamen maddeye, paraya ve kişisel çıkara odaklandıkları görülmektedir. Şehir nüfusunun kalabalıklaşmasıyla birlikte bireyler arasındaki sosyal bağların kopması ve dayanışma ruhunun kaybolması aynı bina içerisinde bile insanları bir diğerine öteki kılmaktadır.

Bizler için bugünümüze geçmişimizin örnek mirası rehber olmalı, yaşadığımız şehirlere sahip çıkmalı ve Orta Çağ’da bile inşa etmediğimiz düzensiz ve pek çok soruna neden olan altyapısız şehirleri günümüzde inşa etmekten kaçınmalıyız. Orta Çağ’da bile yaşadığımız şehirlerde sergilemediğimiz düzensizlikleri ve seyyahların gözlemleriyle aktardığımız birbirimize ve bir diğerine hoşgörüsüzlükleri uygulamaktan kaçınmalı, geçmişteki üstün başarılarımızı tüm alanlarda olduğu gibi şehirleşmede de kendimize örnek almalıyız.

Paylaş
Bu yazı yazarın kişisel görüşüdür.

Yorumlar

Yorumlar editör onayından sonra yayımlanır.