Selime TURĞUTKöşe YazarıBetonun Gölgesinde Kök Salmak: Moskova'da Şehir, Orman ve Kadim İnançlar

Sesli Dinle
Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.
Modern şehirler çoğu zaman doğayı geride bırakarak büyür. Moskova ise geniş caddeleri, yüksek binaları ve ormanlık alanlarıyla farklı bir soruyu gündeme getiriyor: Bir şehir büyürken doğayla ilişkisini ne ölçüde koruyabilir?
Selime Turğut | Moskova
Bir şehri tanımak için bazen binalarına değil, ağaçlarına, doğasına bakmak gerekir.Moskova'nın geniş caddelerinde yürürken insanın dikkatini çeken yalnızca görkemli mimarisi, tarihî yapıları veya gelişmiş ulaşım ağı değildir. Şehrin farklı noktalarında karşınıza çıkan ormanlık alanlar, asırlık ağaçlar ve geniş parklar, modern kent yaşamının alışıldık görüntüsüne başka bir boyut kazandırır.
Bir yanda gökyüzüne yükselen yapılar, diğer yanda kökleri toprağın derinliklerine uzanan ağaçlar...Moskova'da betonla doğa arasındaki ilişki, birbirini bütünüyle dışlayan iki dünyanın karşılaşmasından ibaret değildir. İzmaylovo, Sokolniki, Bitsevski Ormanı ve Tsaritsıno gibi geniş yeşil alanlar, doğanın yalnızca şehir dışına itilmiş bir unsur olmadığını gösterir.
Ancak bu manzarayı yalnızca başarılı bir şehir planlamasının sonucu olarak değerlendirmek yeterli mi?Belki de soruyu biraz daha geriye, modern şehirlerin henüz var olmadığı dönemlere taşımak gerekiyor.
Çünkü bu coğrafyada ağaç, yalnızca kökleri, gövdesi ve dalları bulunan bir canlıdan ibaret değildi. Kimi inanışlarda insanla doğaüstü dünya arasında bir köprü, kimi zaman yaşamın ve soyun devamlılığının simgesiydi.
Ağaç: Yeryüzü ile gökyüzü arasındaki bağ
Eski Slav topluluklarının inanç dünyasında ormanlar, ağaçlar, nehirler ve kaynaklar önemli bir yere sahipti.Özellikle kutsal korular, yalnızca doğal alanlar değil, çeşitli ritüellerin gerçekleştirildiği mekânlardı. Ağaç, bazı mitolojik tasavvurlarda gökyüzünü, yeryüzünü ve yeraltını birbirine bağlayan kozmik düzenin sembolü olarak görülüyordu.Bu anlayış, yalnızca Slav halklarına özgü de değildi.Türk mitolojisinde de hayat ağacı, evrenin düzenini, yaşamın sürekliliğini ve insanın kutsal olanla ilişkisini temsil eden önemli sembollerden biriydi.
Bir ağacın köklerinin geçmişe, gövdesinin bugüne ve dallarının geleceğe uzanması, insanın kendi varoluşunu doğanın diliyle açıklama çabasının güçlü bir ifadesiydi.Bu bakımdan ağaç, yalnızca biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda kültürel hafızanın taşıyıcısıydı.
Günümüzde bir parkta yürürken karşılaştığımız sıradan bir ağaç, geçmiş toplumların dünyasında yaşamın, bereketin veya korunmanın simgesi olabiliyordu.
Ataların gölgesi: Orman yalnızca ağaçlardan mı oluşur?
Ağaç kültünün en dikkat çekici boyutlarından biri, atalarla kurulan sembolik ilişkidir.Avrasya'nın çeşitli halklarının geleneklerinde bazı ağaçlar soyun, ailenin veya ölmüş ataların hatırasını temsil ediyordu. Özellikle belirli toplulukların kutsal kabul ettiği ağaçlara yönelik davranışlar, sıradan bir doğa kullanımından farklı kurallara tabi olabiliyordu.
Ağacı kesmek veya kutsal sayılan bir koruya zarar vermek, kimi inanç çevrelerinde yalnızca doğaya verilen fiziksel bir zarar olarak değil, topluluğun manevi düzenine müdahale olarak da yorumlanabiliyordu.
Burada dikkat çekici olan, insanın kendisini doğanın mutlak sahibi olarak görmemesidir.Ağaç, insanın istediği zaman ortadan kaldırabileceği bir nesneden ziyade, onunla ilişki kurduğu bir varlık olarak anlam kazanıyordu.Bu düşünce, modern çevre etiğinin doğaya yalnızca ekonomik fayda açısından bakılmaması gerektiğini savunan yaklaşımlarını hatırlatıyor.
Elbette geçmiş toplumların kutsal ağaç inanışlarını bugünkü çevrecilikle eşitlemek doğru olmaz. Eski inanç sistemleri aynı zamanda çeşitli toplumsal, dini ve törensel ihtiyaçlara dayanıyordu.Yine de aralarında düşünmeye değer bir ortaklık var: Doğanın değeri yalnızca insana sunduğu maddi yararla sınırlı olmayabilir.
Modern Moskova'nın yeşil hafızası
Bugün Moskova, büyük bir metropol olmasına rağmen geniş yeşil alanlarıyla dikkat çekiyor.Şehir yönetimi, parkları, ormanları ve korunan doğal alanları kentsel yaşamın önemli bir unsuru olarak tanıtıyor. Tarihî parkların yanı sıra doğa koruma statüsündeki alanlar da şehir planlamasında yer buluyor.Bu alanların işlevi yalnızca insanların dinlenebileceği güzel manzaralar oluşturmak değil.
Kent ormanları sıcaklıkların dengelenmesine, hava kalitesine, biyolojik çeşitliliğin korunmasına ve insanların fiziksel ve ruhsal sağlığına katkı sağlıyor.Ancak yeşil alanların varlığı kadar önemli olan bir başka konu da bu alanların nasıl yönetildiği.
Doğal bir orman ekosistemi ile peyzaj düzenlemesi yapılmış bir şehir parkı aynı şey değil. Birincisinde korunması gereken karmaşık bir ekolojik bütünlük bulunurken ikincisinde estetik ve rekreasyon amaçları daha belirgin olabiliyor.Dolayısıyla bir şehrin yeşil görünmesi, doğanın bütün unsurlarının korunduğu anlamına gelmiyor.
Büyüyen şehir ile korunan orman arasındaki gerilim
Moskova çevresindeki Losinıy Ostrov Milli Parkı'nda yaşanan tartışmalar, bu ayrımın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
2025 yılında parkın içinden geçirilmek istenen yol, bölge sakinleri ve çevre savunucularının itirazlarına neden oldu. Yetkililer ulaşım ihtiyacını gerekçe gösterirken projeye karşı çıkanlar orman ekosisteminin zarar göreceğini savundu. Tartışmalar 2026 yılında da hukuki süreçlerle devam etti.Bu olay, modern şehircilik açısından temel bir soruyu yeniden gündeme taşıyor:
Kentlerin büyüme ihtiyacı ile doğanın korunması arasında nasıl bir denge kurulmalı?
Bir tarafta ulaşım, konut ve altyapı ihtiyacı; diğer tarafta yok olduğunda aynı biçimde geri getirilemeyecek doğal yaşam alanları bulunuyor.
Aslında mesele yalnızca Moskova'nın meselesi de değil.İstanbul'da, İzmir'de veya dünyanın başka bir büyük kentinde de benzer sorunlarla karşılaşılıyor. Nüfus arttıkça yeni yollar ve yerleşim alanları için yer açma baskısı büyüyor.
Modernleşme çoğu zaman daha fazla inşa etmekle özdeşleştiriliyor. Oysa gelişmiş bir şehri yalnızca yaptığı binalarla değil, koruyabildiği doğal alanlarla da değerlendirmek gerekiyor.
Geçmişin kutsalı, bugünün sorumluluğu
Eski Slav topluluklarının kutsal koruları ile günümüz Moskova'sının yeşil alanları arasında doğrudan bir tarihsel devamlılık kurmak kolay değil.Bugünkü parkların ve ormanların korunmasında modern hukuk, şehir planlaması, bilimsel araştırmalar ve kamusal ihtiyaçlar belirleyici rol oynuyor.Bununla birlikte geçmiş toplumların doğayla kurduğu ilişki, günümüz insanına farklı bir bakış açısı sunabilir.
Ataların hatırasını taşıdığına inanılan bir ağacı kesmekten çekinen insan ile bir ormanın biyolojik çeşitliliğini korumaya çalışan modern insan aynı gerekçelerle hareket etmiyor olabilir.Ancak her ikisi de doğanın insan iradesiyle sınırsız biçimde değiştirilebilecek bir alan olmadığı düşüncesinde buluşabilir.Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken şey budur.
Bir ağacın değerini yalnızca gölgesinin genişliğiyle, bir ormanın değerini yalnızca kapladığı alanla, bir şehrin gelişmişliğini ise yalnızca binalarının yüksekliğiyle ölçemeyiz.Çünkü şehirler yalnızca insanların inşa ettikleriyle değil, yok etmeyi tercih etmedikleriyle de şekillenir.
Moskova'nın ağaçları bize kadim bir soruyu yeniden hatırlatıyor: İnsan doğanın sahibi midir, yoksa onun hafızasını gelecek kuşaklara taşıyan geçici bir misafiri mi?
Belki de bir şehrin gerçek büyüklüğü, gökyüzüne ne kadar yükseldiğinde değil, toprağa kök salmış olanı ne kadar koruyabildiğinde saklıdır.