İçeriğe geç
30 Eylül 2026 Çarşamba
Prof. Dr. Mehmet Münir DEDEOĞLUKöşe Yazarı

Sahipsizliğe Terk Edilen Sokaklar: Yitirilen Otokontrol ve Yeni Bir Çözüm Arayışı

Kamusal alan, toplumsal sorumluluk ve sivil bilinç neden önemli? Kamu düzeni, vatandaşlık bilinci ve güvenli toplum için yeni bir yaklaşım.

48 okunma7 dk okuma
Sahipsizliğe Terk Edilen Sokaklar: Yitirilen Otokontrol ve Yeni Bir Çözüm Arayışı
Paylaş

Sesli Dinle

Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.

Kamusal alan dediğimiz zemin, esasen “herkese ait olan” ve bu yüzden her bireyin yüksek bir bilinçsel duyarlılıkla müştereken sahip çıkması gereken yerdir. Doğal olarak biz bu yazımızda aralarında derece farkı olsa da insanımızın bu bilinç düzeyinde olduğunu farz etmekteyiz. Eğer bu varsayımımız doğru değilse bu durumda yeniden “medenî ve sosyal sorumluluğa sahip bireyleri nasıl ve hangi yöntemlerle yetiştirmeliyiz?” sorusuna yani “insan-eğitim” konusuna geri dönmemiz gerekecektir. Ben burada bir çok eksikliğine karşın yine de insanımızın diğer dünya uluslarından geri olmadığını düşünüyorum. Ama ne var ki sokakların hali ve kamusal alanda olup-bitenler hiç de gelecek adına ümit vermemektedir.

Bu olguyu analiz ettiğimizde şu sonuçlara ulaşmaktayız:

Bizim toplumsal algımızda birey ve ailemizin hemen dışından başlayan bu alan, ne yazık ki herkesin aynı oranda sorumlu olması gereken bir alan veya ortak mülkiyet sferi değildir. Doğrudan “devletin mülkü” sayılır. Ve devlet sanki herkese borçludur!

Oysa devlet dediğimiz organizasyon, kamu adına kamusal alanın güvencesi ve adaletin koruyucusu ve kurumlar üzerinden uygulayıcısıdır. İnsanımız ne yazık ki, kamu kurumlarını, kamusal alanları devlet adına iş yapan devlet kurumlarını, kamunun maddi ve manevî birikimini, sokağı, hazine arazisini, ormanı, denizi, dereyi, dağı, ovayı, caddeleri, parkı ya da kaldırımı kendi evinin bir uzantısı gibi duyumsamıyor.

Cami binalarına gösterdiği özeni okul binasına göstermiyor. Vakıf malına, belediyenin araç, gereç ve binalarına, evinin mutfağı, banyosu kadar değer vermiyor. Sanki bireylerin sahiplik ve sorumluluk hissi, evinin kapı eşiğinde bitiyor. Kapının dışı yabancı, sahipsiz veya sadece imaj değeri olan sanki başka bir devletin sorumluluk sahasıdır.

Hal böyle olunca o alana dair ahlakî bir mükellefiyet geliştirmediği gibi oradan kendine bireysel veya ailesel bir pay çıkarma eylemi meşru görülebiliyor. Bu sosyal travmanın kökleri tarihseldir. Ancak onarılamaz değildir.

Öte yandan insanımızın kolektif hafızasında vatan müdafaası veya fedakârlık söz konusu olduğunda hâlâ diri duran bir sahiplenme refleksi mevcuttur. Ancak bu değerli haslet, gündelik hayatın sivil ve kamusal ahlakına kendiliğinden yansımayacaktır.

Demek ki sorun bireylerin toptan duyarsızlığı değil; müşterek yaşama kültürünün değerler tablosunun gündelik hayata aktarılamamış olmasıdır. Bu eşiği aşmanın ilk adımı, kendisini ve ailesini göz ardı ederek başkasına zorla ahlak dersi ve yurtseverlik dersi vermeye kalkmak yerine, bireysel ve sosyal kural ve etik değerleri önce kendi yaşamımızın üst normu haline getirmektir.

Gündelik hayatta işler ne yazık ki ahlaki temennilerle yürümüyor. Ülkemizin kendine özgü sosyolojik dinamikleri, vatandaşı sokakta yalnızca kendi fiiliyle sınırlı kalmaya itiyor. Zira çevreyi kirleten, gürültü yapan yahut kamu malına zarar veren birini sokakta uyarmak, çoğu defa hakaret veya doğrudan şiddetle yüzleşme riskini doğuruyor. Vatandaş da haklı olarak bedel ödememek adına yetkiyi ve riski kolluk kuvvetine devrediyor.

Bu çekilme sebepsiz değildir: Özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle başlayan süreçte sivil refleksler, mahalle dayanışması ve ortak meselelere müdahil olma cesareti çok ciddi yaralar almıştır. Toplum uzun yıllar boyunca apolitikleştirilmiş ve insanlar bireysel kabuğuna çekilmeye mahkûm edilmiştir. Gelişmiş toplumlarda ise kamu düzeni mahalle baskısı, semt kültürü ve sivil otokontrol mekanizmalarıyla ayakta kalırken, bizde hızlı ve çarpık kentleşmenin de etkisiyle bu denetim neredeyse tamamen silinmiştir.

Bugün gelinen noktada sivil bir otokontrolün vicdanlarda hemen yarın inşa edilemeyeceği aşikârdır. Bizim gibi ülkelerde vatandaştan “duyarlı bir yurtsever olarak” sokağa tek başına nizam vermesini beklemek ise hem gereksiz hem de neticesi akim kalacak şekilde onu şiddetin önüne atmak ve kaosa davetiye çıkarmak anlamına gelir.

Öyleyse bireyleri karşı karşıya getirmeyen, çatışma üretmeyen ama kamu gücünü ihtiyaç anında sahaya indiren kolluk ve adli sistemde pratik mekanizmalara ihtiyaç vardır. En azından sosyal çevreyi hunharca davranışlarıyla kirleten ve çevre kirliliği, holiganlık ve vandallık formunda kamusal alanda taşkınlık yapanlara ilişkin ve kamusal alanlara fiziksel zarar verme gibi durumlarda, duyarlı bir fert tek bir tuşla, yer bildirimi veya fotoğraf ekleyerek anonim ihbar sistemi üzerinden ihbarda bulunabilmelidir.

Ve bu hususta devletin güvenlik mimarisi bireyleri birbiriyle karşı karşıya getirmeyecek şekilde kendini yeniden dizayn etmelidir. Bu konuda dünyada başarılı örnekler vardır: Almanya’nın iç güvenlik sistemi söz konusu ettiğimiz sorunları çözmede, kamusal alanda hem sosyal düzeni ve hem de bireysel güvenliği temin etmede önemli başarılar elde etmiş ve kendi sistemini uygulamaktadır.

Ülkemizde en azından şimdilik basitleştirilmiş, CİMER mantığıyla çalışan fakat anlık yerel müdahaleyi de önceleyen dijital platformlar hızlıca oluşturularak şimdilik belli bir ölçüde kamu otoritesi boşluğu giderilmelidir: Kurumların en azından her şeyin bilgisine sahip olmasının büyük yararları mevcuttur.

Ama son kertede duyarlı vatandaşlar, tanık iken sanık mevkiine de düşürülmemelidir. Diğer bir deyişle “paran çoksa kefil, zamanın çoksa şahit ol ey vatandaş” deyişi artık yeni bir sistemle geçerliliğini yitirmelidir.

Fakat son kertede söz konusu önlemlerin hiçbiri ülkemizde kalıcı etik ve hukukî norm ve adil bir kamusal sistem yaratamaz. Bunun için daha üst düzey bir sosyal sistem fikriyatının bilim adamlarınca kurgulanması gerekmektedir. Açıkçası bu husus halkın işi değil, toplum ve devlet felsefesine ait özel bir uzmanlık konusudur.

Ama ne var ki, en azından yukarıda söz konusu ettiğimiz basit önlem, mekanizma ve yöntemlerle (kamusal erdeme dayalı bir sosyal zemin meydana getiremesek bile) sivil bilincin yeniden filizleneceği güne değin ülkemizde yaşanabilir bir sosyal vasat oluşabilecektir. Ve bu güvenli bir geçiş dönemi, vandalizme sürüklenen sokaklarımızda vatandaşımıza belli bir ölçüde rahat nefes aldıracaktır.

Paylaş
Bu yazı yazarın kişisel görüşüdür.

Yorumlar

Yorumlar editör onayından sonra yayımlanır.