Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde gerçekleştirilen uygulamalarda, özellikle Plasenta akreata spektrumu gibi ciddi kanama riski taşıyan gebelik durumlarına özel bir odaklanma yapıldı. Bu rahatsızlık, plasentanın rahim duvarına anormal bir şekilde bağlanmasına neden olarak, ameliyat sırasında ciddi kan kaybına yol açabiliyor ve bazı durumlarda rahmin alınmasını gerektirebiliyor.
Prof. Dr. Özden, iki yıllık sürecin ardından elde edilen sonuçların oldukça tatmin edici olduğunu ifade etti. İleri evredeki 15 vakada uygulanan yöntem sayesinde hastaların tamamında dışarıdan kan nakline gerek kalmadığını ve büyük bir kısmında rahmin korunduğunu belirtti. Özden, “Bu yöntem, hastanın kendi kanıyla ameliyat olmasını sağlıyor. Böylelikle hem kan nakline bağlı riskleri ortadan kaldırıyor hem de doğurganlık şansını artırıyoruz.”
Uzmanlar, geleneksel kan nakillerinin enfeksiyon, bağışıklık tepkimeleri ve bazı uzun vadeli komplikasyonların ortaya çıkmasına neden olabileceğine dikkat çekerken, ototransfüzyonun bu riskleri önemli ölçüde azalttığını vurguluyor. Ayrıca, hastanın kendi kanının kullanılması, tedavi sürecini daha güvenli ve ekonomik hale getiriyor.
Çalışmada yer alan anesteziyoloji uzmanları, bu yöntemin hasta güvenliği açısından önemli faydalar sağladığını belirtti. Yapılan analizlere göre, dışarıdan kan kullanımının azalmasıyla hastanede kalış süresi ve komplikasyon riski de düşebiliyor.
Dünya genelinde uzun zamandır bilinen ancak Türkiye'de kadın doğum alanında yaygın olarak kullanılmayan bu teknik, yüksek riskli gebeliklerde yeni bir alternatif olarak dikkat çekiyor. Uzmanlar, uygun ekip ve altyapı sağlandığında, ototransfüzyon yönteminin gelecekte daha fazla merkezde uygulanarak anne sağlığının korunmasında kritik bir rol oynayabileceğini belirtiyor.